Prof.Dr. Zekai Şen
5420 kez okundu

Pdf Olarak İndir


F.Kafalı: Şimdi şöyle başlamak istiyorum, mühendisliğin, felsefe ve mantık boyutu­nun mutlaka irdelenmesi gerek. Çünkü mühendisle, daha doğrusu her şeyle fel­sefe ve mantığın bağlantısı var sizin anlat­tığınıza göre.


Z.Şen: Adını "Philosophical Logical and Scientific Prospects of Engineering" ver­dikleri İngilizce bir kitap yazmamı istediler benden. Aşağı yukarı 220 sayfa tuttu ve ince işleri dışında bitti diyebilirim. Türkçe adıyla; felsefi, mantık ve bilimsel yönleriy­le mühendislik. Dünyada da böyle kitap­lar yok, araştırdım, iki kitapla karşılaştım, o da kişiye ait bir kitap değil. Yurtdışında mühendislerle ilgili uluslararası bir sem­pozyum yapmışlar. Mühendislerin, daha çok mekanik bilgilerle mesleklerini öğren­diklerini, dolayısıyla uygulamada da hep bu öğrendiklerini uygulamaya çalıştıkla­rını, mühendisliğin; felsefi yönü, düşünce yönü ve mantık yönünün eksik kaldığını bu sempozyumda ifade etmişler. Bu sa­dece bizim ülkemizde değil dünyada da böyle. Sempozyumda sunum yapanların tebliğlerini bir araya getirmişler ve kitap haline getirmişler. Bir bu var, bir de dün­yaca meşhur bir firma tarafından basılan: "Teknoloji ve Felsefe" adında bir kitap var. Bu kitaplar da çok yeni biri 2009, diğeri de 2010 yıllarında basılmış. Dünyada mü­hendislik konusunda da ilk toplantı 2008 yılında yapılmış. Dünyada böyle bir gidişat ve meyil var.


F.Kafalı: Hocam, Kazım Bey’in, dergide "bilim tarihi tarafına değil de bilim-felsefe tarafına biraz değinelim" şeklinde bir dü­şüncesi vardı. Benim sorularım da biraz mühendislik üzerinden felsefeye geçiyor. Mühendislikte felsefe-mantık, mühendis­likte sanat-tasavvur…


Z.Şen: Sanat da çok önemli.


F.Kafalı: Çünkü o kısım tamamen kopar­tılmış yani orayla hiçbir bağlantı da kuru­lamıyor.


Z.Şen: Lisans kısmında verilmek üzere "Bilim ve teknolojinin gelişimi" diye bir ders açtılar üniversitede. Bugün derste öğren­cilere; "eski Osmanlı binalarına baktığınız zaman mı, yoksa bu yeni binalara baktığı­nız zaman mı daha fazla etkileniyorsunuz" diye bir soru sordum. "Taşkışla binasına girdiğimiz zaman bambaşka oluyoruz" dedi bir öğrenci, bir diğeri -İstanbul Üni­versitesinde araştırma görevlisi ve dersime dinleyici olarak geliyor- "İstanbul Üniversi­tesi'nde yeni yapılan bina bana hiçbir şey hissettirmezken, Osmanlı'dan kalma bina­lara girdiğimde..." Dedim ki sözünü kese­rek; "sanat gitti çünkü." Formülle birtakım yazılımlarla ve donuk bilgilerle mühendislik yapılmaya çalışılıyor, hâlbuki mühendisliğin sanat yönü var, zanaat yönü var. Maalesef bunların üzerinde hiç durulmuyor.


K.Can: Ruhsuz binalar tasarlanıyor.


Z.Şen: Tabii, ruhsuz binalar tasarlanıyor. Çünkü orada sanat olmayınca, düşünsel bir arka planı olmayınca, bir kere mühen­disin kendisi de böyle ruh bulamayınca işin içinde. Onun yaptığı binalar da böyle ruhsuz oluyor ve size de bir ruh vermiyor. Şiir yazarken de öyle değil mi, şair bir şiir yazıyor. Muazzam bir ilham kaynağı, bir şekilde yazıyor. Mühendisin ilham kayna­ğı ne oldu şimdi; hazır formüller. O ilham kaynağı değil aslında, ilham kaynağının tam aksi bir şey.


K.Can: Çok güzel, peki hocam, bugünün mühendisleri bu ilham kaynağını nerede bulacak?


Z.Şen: Bugünün mühendisleri; şimdi biz soruyu mühendisler üzerinden soruyoruz. Aslında sorunun kökenine inmeliyiz, mü­hendisleri de yetiştirenler var. Önce mü­hendisleri yetiştirenlerin bu ilham kayna­ğını bulması lazım ki yetiştirdiği öğrenciye de bu ruhu verebilsin, sanat yönünü, dü­şünce yönünü verebilsin. Yani mühendis olabilmek için bile o kadar fazla yelpaze var ki. Ama biz bugün mühendisliği sade­ce ne olarak almışız? Matematik, formül­ler, diferansiyel denklemler, algoritmalar… İşte hoca ne derse onlarla algılamışız mü­hendisliği. Bir kere önce hocaları eğitmek lazım. Hoca deyince de şantiyede çalışan bir mühendis de hoca şeklinde olabilir, sırf üniversite hocalarını kastetmiyorum. O bir ruh alacak ki karşısındaki de ondan etkilenecek, o da bu ruhu çevresine ya­yacak. Şam’a, Bulgaristan’a, Bosna’ya gittim, oralarda bir Osmanlı yapısını gör­düğüm zaman; bambaşka bir ruh haline bürünüyorum. Dışarıdan heybetli, ilk gör­düğünde; "bende sanat var, bir ruh var" diyor sana… Ama şimdiki binalarda sanat yönü de, kültür yönü de yok. Şimdi ya­pılan yüksek katlı binalar taklidin ötesine geçemiyor, hem de kötü bir taklit. Sadece taklit olsa onu da anlarım. Bütün kültür; Anadolu’nun, İslam kültürünün vermiş olduğu o tetikleyici ruh, sanat, düşünce hepsi ölüyor.


F.Kafalı: Mühendislik ve Felsefe isimli ki­tabınızda da söylüyorsunuz eleştirmeyen akıl bir süre sonra renk oluşturamıyor ve tek renk üzerinden gidiyor. Şehirleri aynî­leştiriyoruz, yani sizin tabirinizle tek renk­leştiriyoruz. Osmanlı’da Bursa başkadır, Kayseri başka, İstanbul başkadır.


Z.Şen: Şam başka Bağdat başka Mekke başka… Mekke’de de gördüm ben, şimdi yıkıldı. Ben 79-80’de ilk gittim, Kâbe’nin orada bir Ecyad Kalesi vardı, şöyle bir bak, hem stratejik açıdan nasıl kurulmuş hem sanat yönünden baktın mı; "gel bana bak" diyor. Şimdi oraya Zemzem Tower yaptılar, o da; "gel bana bak" diyor ama sadece "bak" diyor. İşte bakıyorsun ge­çiyorsun, "aaa ne kadar yüksek olmuş" falan diyorsun. Ondan sonra; çirkin geli­yor, "buraya da bu yapılır mı" diyorsunuz. Çünkü neden, oradaki o manevi ruhla o binalar bütünleşememiş. Manhattan gel­miş, New York gelmiş oraya. Arap kül­türünden de bir şey yok. Tamamen Batı kültürü oraya gelince onu görenler "bu da burada olur mu" diyor. Bunu mühendis değil, oraya gelen halk bile söylüyor. Bos­na’ya gittim, Bursa’ya çok benziyor ko­numu itibariyle, binaları itibariyle hemen; "ben Osmanlı’yım" diyor. Osmanlı binaları her yerde "ben Osmanlı’yım" diyor ve he­men etkisi altına alıyor sizi.


K.Can: Siz özellikle Osmanlı'yı sevdiğiniz için etkileniyor değilsiniz, Batılı da etkileni­yor değil mi?


Z.Şen: Taşkışla’da benim öğrenciliğim geçti. Ondan sonra asistanlık. İTÜ'ye yabancılar gelirdi Babcock isminde bir Amerikalı vardı, "ya" derdi; "bu nasıl bir bina, yazın giriyorsun serin, kışın giriyor­sun sıcak oluyor." Düşün öyle bir şey ki; mekanı soğutmanıza gerek kalmadan so­ğuk oluyor. Bugün inşaa ettiğimiz binaları soğutabilmek için soğutucular yapıyoruz. Çevreye ve insana verdiği zarar, enerji israfı bir tarafa yapay bir şey. Doğalı var­ken, doğalı olamaz ki gitmiş onun önüne Dolmabahçe Stadı ile İTÜ Taşkışla binala­rının arasına bir bina dikmişler ismi neydi unuttum.


F.Kafalı: Gök Kafes…


Z.Şen: Gök Kafes, hadi bakalım şimdi hava sirkülasyonu nasıl olacak, manzara nasıl olacak, görüyor musun? Oradan in­san nasıl ilham alacak? İlham neye gelmiş ki, oraya gelsin. Otele zevk için gelenler bir baksınlar manzaraya, içgüdülerindeki bir takım duyguları tetiklesinler. Hâlbuki asıl olan o değil ki, akıl tetiklenecek, gö­nül tetiklenecek, ruh tetiklenecek, şehevi duygular değil. Binalar şimdi bu duygular üzerine tasarlanıyor ve öyle de yapılıyor. Belki bir Batılı orada kendi kültüründen bazı şeyler görüp o bile ilham alabilir ama ben hayatta alamam, alamıyorum da.


F.Kafalı: Mühendislikte öncelik sırasını matematiğe değil de felsefe, mantık ve geometriye verilmesi gerektiğini söylü­yorsunuz, bunu neye dayandırıyorsunuz?


Z.Şen: Yani şimdi her şeyden önce bili­yorsunuz, bu kelimelerin anlamla bir ilgisi var, yabancısını söylemek istemiyorum, etimoloji, epistemoloji diye kelimeler var. Şimdi mühendis diyoruz. Mühendis ne demektir? Arapça bir kelime, Osmanlı­ca'da da kullanılan bir kelime; kö­keninde “hendese” kelimesi bulunmaktadır. Hendese'nin Türkçe an­lamı “geometri” demektir. Hendese keli­mesinin anlamı düşünüldüğünde Mühen­dis'e “geometri ile uğraşan” da denilebilir. Demek ki geometri önemli. Niye geometri önemli? Geometrisiz bir sanat olabilir mi, geometrisiz bir düşünce olabilir mi? Geo­metrisiz ne olabilir? Matematiksiz olabilir, çünkü matematik soyuttur, daha sonra­dan gelen, düşüncelerin simgeleştirilmiş dilidir matematik. Ama hepsinin önünde dil diye bir şey var her şeyden önce. Dil de nedir; kültürdür. Bilim tarihine baka­cak olursak iki önemli şey karşımıza çı­kar. Biri "Medeniyet"; orada en önemli faktör "din"dir. Diğeri "kültür"; orada da en önemli faktör "medeniyet" şemsiyesi altındaki dil. O zaman dilde mühendis ne demek, ona bir bakmak lazım. Her keli­menin bir anlamı vardır. Senin adın Fatih mutlaka bir anlamı var.


F.Kafalı: Feth eden.


Z.Şen: Görüyorsun, benim adımın bir an­lamı var, Kazım’ın bir anlamı var, Abdullah desek bir anlamı var. Dolayısıyla mühen­dis dediğimiz zaman da bunun anlamı "hendese" yani geometri. İki tane düşünür söyleyeyim, çok var da bunlardan birincisi Yunan düşüncesinden; Eflatun. “Geometri bilmeyen bu akademiye giremez”, diyor. Niye diyor? İkincisi İbn-i Haldun. “İnsan eğer düşüncelerini geometriye endeksle­yebilirse, o düşünce kolay kolay yanılmaz” diyor. Ge­ometri göze hitap ediyor, her şeyden önce akla hitap ediyor. Soyut ge­ometri de olabilir. Yani mutlaka mühendislerin planı ve yahut da bina planı, yol planı falan da değil. Şimdi insan sevgilisini düşünse, maddi sevgilisini bile birtakım geometrik durumları zihninde canlandırdıkça o daha oradan bir ruh kazanmaya başlar. Onun için mühendislikte mutlaka geometrinin olması lazım. Sanat diyoruz şimdi. Sanat eserlerine bakıyor­sun geometriden ibaret. Osmanlı binala­rının bir geometrisi var, kemeri var, sütunu var, pencereleri var. Eski Osmanlı binala­rındaki pencerelere bir bak, ne görüyor, ne hissediyorsun? Bir de şimdiki pencerelere bak. Dolayısıyla mühendislikte geometri önemlidir. Üç şey vardır mühendislikte bi­zim kültürümüzde unutulan, her yerde de bunu söylüyorum, bir tahayyül. Tahayyül diye bir şey var. Hayalsiz ne yapabilirsiniz, mühendislik hayalsiz olabilir mi? Cennete gideceğini bile insan hayal ediyor, değil mi? Allah’ın rızasını kazanmayı hayal et­miyor mu, yani bu hayal sadece manevi sahada olur diye bir şey de yok. Birinci­si hayal, ikincisi tasavvur, eski kelimeler bunlar. Şimdi tasarım oldu o. Yani hayal ettiğine bir şekil veriyor insan. Matematik kılıfa sokmuyor, geometrik kılıfa sokuyor. Ona şimdi tasarımcı diyoruz. Tasarımcı yine geometri ile ilgili, tasarlıyor. Tasavvur, surettir. Eskiden notere gittiğinde ne der­lerdi, nüfus suretini getir. Sureti ne demek, o nüfus cüzdanında ne varsa onun geo­metrisini getireceksin, geometri dediğimiz o, Öklid geometrisi falan değil, şekil bilgisi, öyle söyleyeyim.


K.Can: İkincisi tasavvur.


Z.Şen: Tasavvur evet ikincisi. Hayal yoksa soyut, böyle onu bir şekle oturtmazsam zihnimde, bir geometriye oturtmazsam, hiçbir zaman bir şey yapamam.


K.Can: Hiçbir şeye dönüşmez yani.


Z.Şen: Tabii, kesinlikle dönüşmesi için ikinci adım o. Üçüncü adım ise tefekkür di­yoruz, bugün öyle bir hale getirilmiş ki keli­meler, tefekkür, dini tefekkür ediyor adam. Kardeşim dini tefekkür tabii olur ama aynı zamanda bu bilimde ve yahut da felsefi düşüncede, faydalı felsefi düşüncede, fel­sefenin zararlı yönleri de vardır, konumuz değil. Kültürümüz "faydalı ilimler peşinde koş" diyor, ama şimdi öyle bir hale geldi ki faydasız ilimler, faydalı ilim diye düşünü­lenler bile insanın kendi kontrolünde fay­dasız, başka insanlara tahrip edici bir şek­le dönüşebiliyor. İslam Dünyası’nda neden atom keşfedilmedi diye soruyorlar. Öyle bir şey peşinde koşmuyorlardı ki İslam ilim adamları. Koşsalardı; düşünenler, tahayyül edenler ve tefekkür edenler vardı. Cabir bin Hayyan, kimyanın babası, o da diyor­du ki, (eski Yunan’da atom parçalanamaz deniliyordu.) "Eğer atom bir parçalanırsa Bağdat’ta taş taş üzerinde kalmaz." Ama fiiliyata geçmedi. Çünkü biliyordu ki insan­lara zararlı bir şey bu. Bizim kültürümüzde böyle durumlar var. Atom dedik, bugün bize öğretiyorlar. Atomun matematiğini mi öğretiyorlar, yoksa geometrisini mi, hep geometri var. Dolayısıyla orada bile mü­hendislik var, bilimsel çalışmalar kesinlikle geometrisiz, şekil bilgisiz hiçbir zaman ol­maz, olamaz, olmamıştır da zaten.


F.Kafalı: Felsefeyle, mantık…


Z.Şen: Şimdi tefekküre geldik, tefekkür de fikir üretmek…


F.Kafalı: Düşünce kısmı…


Z.Şen: Evet, düşünce kısmı aşaması "fikir" ama dördüncü bir aşama var aslında; O da "T" ile başlıyor. "4T" şeklinde, "tenkit" yani tenkit etmek. Benim düşüncelerimi mi tenkit etmek, tabii et ama önce kendi çıkarımlarını bir tenkit et, eleştir bugünkü tabirle. Ben bunu çıkarttım ama acaba doğru mu, değil mi? Zaten bilimsel olan her şey dünyada kesin eleştirilebilir. Eins­tein öyle demiş, "eleştirilebilir, eleştirilmesi lazım, daha iyiye gitmek için". Dolayısıyla mühendislikte; tahayyül dedik, tasavvur dedik, tefekkür dedik. Bunların hepsini içi­ne alan bir şey var; felsefe. Çünkü bunların hepsinde bilgi üretiyorsunuz, hayal ediyo­ruz, hayalde bilgi var tabii, soyut bilgiler var. Geliyoruz tasavvura; o soyut bilgiler, şekil bilgisiyle, geometriyle ne kazanıyor?


K.Can: Form?


Z.Şen: Evet, form kazanıyor, doğru. Belirli bir geometri kazanıyor, matematik kazan­mıyor, fizik kazanmıyor, geometri kazanı­yor, geometri.


K.Can: Hocam simge diliyle matematik kazanmıyor ama mantığıyla matematiği o geometri kazanıyor aslında değil mi?


Z.Şen: Tabii canım öyle. Ondan sonra bu üçü bir araya geliyor, bu sefer felsefe deni­liyor. Felsefe vardır insanın ilk yaratılışından beri vardır felsefe, felsefî düşünce.


F.Kafalı: Nereden geldim, nereye gidiyo­rum…


Z.Şen: Tabii mesela, "nereden geldim, nereye gidiyorum?" Al sana felsefi bir sual, hadi düşün bakalım. Felsefe eski Yunan’dan gelmiş, bir sistematik olarak bu düşünceye felsefe denilmiş. Orada bile aslında bizdeki hikmete çok yakın olan bir söz bu. Felsefe, philo-sophia…


K.Can: Hikmet sevgisi…


Z.Şen: Evet.


K.Can: Tefekkürü tasavvurun sonrasına koymanız çok ilginç geldi bana. Neden tefekkürü tasavvurun sonrasına koyuyor­sunuz?


Z.Şen: Tabii, tefekkür, tasavvurdan son­ra gelmeli. Çünkü zihnimde geometrisini canlandırıyorum ondan sonra başlıyorum, onun sözel ifade edilmesi de tefekkür, yani fikir üretip başkalarına söylemek. Aslında birinci aşamada dil yok, dilsiz de insan düşünebilir, dilsiz hayal edemez mi, ha­yal eder tabi ki. Peki dilsiz birisi, tasavvur edemez mi? Tasavvur da eder, zihninde geometrisini de oluşturur. Tefekkürse ken­di iç dünyasında vardır, tefekkürden sonra dile gelir. Dile geldi mi bu sefer karşılıklıdır. Yani tefekkür öncesi iki aşama tahayyül ve tasavvur, insanın kendi içinde bireyseldir, yani kişisel olarak onlar yapılabilir. Ama te­fekküre geldiğiniz zaman; diğer insanlarla beraber bu ortak bir dil vasıtasıyla veya işaretler vasıtasıyla mutlaka dışarı çıkar. O zaman o dilde artık felsefe yapılır. Buna felsefe deniliyor. Niye? Daha iyisini bula­bilmek, hikmet yoluna gidebilmek. Zaten Philo-sophia, âşık olmaktır, bilgiye âşık olmaktır. Bir nevi tam hikmetin karşılığı da değil, çünkü bizdeki hikmet daha başka, Allah azze ve celleye varıncaya kadar… Eski Yunan’da öyle bir şey yoktu. Orada Zeus vardı ve insanlar çok tanrıya tapıyor­lardı ve felsefi düşünceyle hepsi dışlandı. Hepsi tek tanrıya geldi. Yunanlılar, niye tek tanrıya geldi? Çünkü düşünen insanlar dedi ki; "çok tanrı olur mu, bunlar kavga ederler" şu bu deyip, maddeci tek tanrıya geldiler. Onun için hikmetten farklı felsefe. Felsefe, önceden de olmasına rağmen ter­minoloji olarak eski Yunan’da doğdu. Niye onu ortaya çıkarttılar? Çünkü baktılar ki bu çok tanrıcılık işe yaramıyor, tek tanrı olmalı. Dedi ki oradan bir tanesi, Thales, "Sudan yaratılmıştır her şey" dedi. Bu noktaya fel­sefeyle geldi ama hikmet yönü, manevi yönü yoktu.


K.Can: Biz kendi medeniyetimizde felsefe kelimesini kullandığımızda aslında hikmeti kastediyoruz değil mi, zihnimizin arka ta­rafında?


Z.Şen: Etmemiz lazım ama İslam Dünya­sı’nda da felsefenin çok faydası oldu as­lında, Farabiler, İbn-i Sinalar, İbn-i Rüşdler. Ama onlar dışlanır hale geldi, bizim dün­yamızda. Çünkü öyle bir anlayış var ki, bugünkü dünyayı konuşursak, felsefe, ya işte; "ne felsefe yapıyorsun" denir. Öyle denmiyor mu, "bırak şu işin felsefesini". Mantık, "bırak ya şu mantıksızlığı" falan. Çok kötü anlamlara geldi. Hâlbuki bunlar İslam’la beraber öyle bir tebarüz etti sivrildi ki, zirvelere çıktı. O zirveler Avrupa’ya aktı ve Rönesans oldu, yoksa olamazdı. Ben en son bir şey yazdım, size de gönderebi­lirim. Yani "Batı biliminde Kuran-ı Kerim’in rolü" diye.


Felsefeyle, bizdeki hikmet'in maddi olarak düşünürsek örtüşen yeri çok var. Manevi olarak, maneviden kasıt yani teklik ama bu Allah azze ve celle tekliği. Yani mekândan münezzeh, zamandan münezzeh madde­den beri, hiçbir şekilde tanımlanamaz bir şekilde..


F.Kafalı: Yunan'da 'Hareket etmeyen, ilk hareket ettirici'.


Z.Şen: Görüyorsun. "Hareket etmeyen" diyorlar niye? Düşünüyor; hareket ettirdi­ğine göre onu da hareket ettiren bir şey olması lazım o yüzden "hareket etmeyen" diyor.


F.Kafalı: Oradan çıkıyor.


Z.Şen: Oradan çıkıyor. Evet, hareket et­meyen ama ilk hareket ettirici. Mesela şim­di diyorlar ki; Big Bang diye bir şey var, bü­yük patlama, tamam büyük patlama evet bilimsel, öyle açıklanıyor, belirli bir ölçüde. Peki ondan önce ne oldu, ondan öncesini söyleyeyim, Kuran-ı Kerim cevap veriyor; "kun fe yekun", "ol dedi oldu", bitti.


F.Kafalı: Bizim için bu kadar.


Z.Şen: Hikmete geliyor, bunlar hep. Ama felsefeye girersek onlarda durmak yok, o zaman gene sorguluyorlar.


K.Can: İman noktasında durmuyorlar


Z.Şen: Tabii yani imana geldi mi, teslim olu­yor. Zaten İslamiyet teslim olmak değil mi? Hikmetle insan teslim olur, ama felsefeyle teslim olamaz. Onun için İslam Dünyasında bugün felsefeyi çok dışlıyorlar, bence dış­lanmaması lazım. Bilim felsefesi…


F.Kafalı: Bu, akla dur demek oluyor o za­man yani.


Z.Şen: Tabii tabii akla dur demek oluyor, aynen dediğin gibi. Öyle, hikmetle felse­fenin çok büyük farkları böylelikle ortaya çıkmış oluyor. Dolayısıyla bizim şimdiki kültürümüzde felsefe dışlanır. Eğitim siste­minde felsefe var mı kardeşim, yok. Bugün Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinde İla­hiyat fakültelerine bakıyorsun, ne fizik var ne matematik var. Ama ilahiyatçılar ahkâm kesiyor yerine göre, bilimdir, fiziktir, mate­matiktir diye. Mühendisliğe geliyorsun ve yahut da sayısal bölümlere geliyorsun fizik gibi, burada da mantık yok, felsefe yok. Yani mantık, felsefe verilmeyince genç na­sıl ayağı üzerinde duracak, duramayacak ki. İnsan, ayakları üzerinde durması üzere yaratılmış. Aklıyla, mantığıyla böyle.


K.Can: Hocam, felsefeyi, mantığı bilim tarihçileri, dediğiniz gibi ilahiyatçılar sahip­lenmiş. Bakın, El Cezeri’nin kitabını araştırı­yorum, yazarların çoğu bilim tarihçisi, bilim felsefecisi, tarihçi yani.


Z.Şen: Tabii tabii öyle. Öyle olmaması lazım, mühendislerin buna sahip çıkması, Ama maalesef bizde böyle. Mesela Karl Popper fizikçidir, mühendisliği ve fiziği bırakıyor. Bilim Felsefesi ile uğra­şıyor. Bizde en fazla ilahiyatçılar bunları konuşuyor. Onların malı gibi oluyor felsefe ve mantık. Evet, ilahiyatçılarda mantık kitabı var, mantık kitabı yazıyorlar, mantık dersi var, felsefe dersi de var. Ol­ması da lazım. Ama bu sefer mühendislikte bunlar olmayınca ne oluyor? Hiç. Böyle mantar gibi mühendis yetişiyor.


K.Can: Doktor ünvanı, Ph. D....


Z.Şen: Doktor ünvanı, çok güzel söyledi Kazım bey. Şimdi biz diyoruz ki doktorası var, Ph. D. diyor, ne demek Ph. D. , "Ph", "philo-sophy" demek. Yani yaptığı işin felsefesini bilen. Biz diyo­ruz ki doktor oldu, sor bakayım kardeşim sen şu konuda doktora yaptın, bunun bana felsefesini anlat, mantığını anlatabilse, halkla bütünleşecek. Halktan gelir onların hepsi. Halkda felsefesi olan yok mu?, mantığı olan yok mu? Köylü Mehmet Ağa, Ayşe Nine anlamaz matematikten, aydınların arasında kalır, halktan birisi an­lamaz, teknisyen anlamaz, araştırma görevlisi anlamaz. Demek ki bir yerlerde bir kopukluk var. Ama Batı’da öyle değil. Gerçi şim­dilerde onlar da mantar yetiştiriyor. Bizden veya dünyanın değişik ülkelerinden öğrenciler Amerika'ya gidiyor, çoğu oradan böyle donuk bir dereceyle dönüyor. Benim Uçak ve Uzay Bilimlerinden bir talebem Amerika’da, A&M Üniversitesine gitti. Dün odama geldiğinde kitaplarımı gördü. "İbrahim, sen orada doktora yaptın" dedim. "Yaptım hocam ama hiç felsefesini mantığını okumadım", dedi. "Denklemleri sözelden çıktığını söylüyorsunuz, bir tane misal verebilir misiniz?" dedi. "Söyle" dedim "hangisini istiyorsun", tam da en basitini istedi. "Süreklilik denklemi" dedi. "Orada bir kutu buldum, bunu görüyor musun?". "Hokus Pokus" dedim. Bunun "eni var, boyu var, yüksekliği var" dedim. "Şimdi; bir kabul yapa­cağım, sıkışmayan bir şey bu" dedim, tamam mı? Madem denk­lem istiyorsun, al sana denklem. O denklemler, sözelden çıkar, tefekkürden çıkar, tasavvurdan çıkar, tahayyülden çıkar. Hayal et şimdi, böyle bir şey var, sıkışmıyor hayal ediyorsun, madde sıkış­mıyor. "Tık diye şuna bir şekil ver", x,y,z de demiyorum, en, boy, yükseklik diyorum. Aniden bastığımda eninde hacim değişikliği olur mu?, tabii olur, genişlikte hacim değişikliği olur mu?, o da olur, yükseklikte? onda da olur. Peki, bunları topladığın zaman ne olur, sıkışmadığına göre hacim değişmez. "Hocam, sıfır olur" dedi. Ee, o zaman dedim "bak, en doğrultusundaki hacim değişikliği + boy doğrultusundaki hacim değişikliği + yükseklik doğrultusun­ daki hacim değişikliği ‘0’ dır değil mi? Gel matematiğe simgeye dönelim şimdi, x, y, z diyoruz bu şeylere, hacme de ‘h’ diyelim, demek ki dx, ‘d’ değişimse aslında Türk­çeye de uydu, aslında difference, farklılık demek İngilizce. Türkçeye de uydu, dh/dx demek ki en boyutundaki hacim değişimi, + dh/dy genişlik boyutundaki hacim deği­şimi, + dh/dz yükseklik boyundaki hacim değişimi eşittir sıfır". Al işte denklem çıktı, nereden çıktı?, hadi söyle. Zembille gök­ten düşmedi. Sözelden çıkar, bu sözelde de felsefe olursa bu vardır. Şimdi bu da bir felsefe. Hayal var mı? var, tahayyül, ge­ometri yani tasavvur, var mı? var. Çünkü onun bir şekli var. "Şekil bilgisi" dedim ben. Niye şekil bilgisi diyorum Fatih Bey, çünkü geometri dersem kafalar, beyinler Öklid geometrisine gider.


F.Kafalı: Şekil olunca tahayyülünüzü, ta­savvur edebiliyorsunuz.


Z.Şen: Edebiliyorsun, ama şimdi gen­ce söyle, geometri de, diyecek ki koni diyecek, prizma diyecek, dikdörtgenler diyecek, yok rhomboid diyecek, bir şey diyecek yani, küre diyecek. Geometri de­diğimiz, şekil bilgisi. Avrupa, Amerika’da şunu da müsaade edersen söyleyeyim, iki gelişme olmuştur. Bunlardan bir tanesi kaotik yani bilinen diferansiyel denklemle­rin çözümleri bile tam bilinemez. Ufak bir parametreyi değiştirdiğin zaman, sonuç çok saçma çıkar bir birinden, ikincisi; ge­ometri. Fraktal geometrisi, kesirli geometri oluyor. Nedir kesirli geometri? Geometri dersek diyecek ki, sor öğrenciye, nokta­nın işte boyutu "0"dır, doğrunun boyutu "1"dir, düzlemin boyutu "2"dir, hacmin boyutu "3"tür diyecek. Tahtaya bir tane nokta koyuyorum, hadi söyle bakıyım, nokta; boyutu sıfır. Affedersin, görüyorsun gözünle nasıl sıfır olur, bunun boyutu var. Çünkü tefekkür, tahayyül, şüphe… Bilim­de şüphecilik var bir de. Tamam, insanların inancından insanların giyinişinden şüphe eden insanlar, bir kere belki insan mı diye düşünmek lazım. Ama bilimden şüphe edeceksin. Bütün unvanlar var, bilimden şüphe etmiyor, etmediği gibi, felsefe ve mantık olmazsa bir nevi akıl katilleri rolüne bile girebilir insan. Şimdi diyor ki adamın birisi, boyut 0,1,2,3 mü olur, ara boyutlar olamaz mı diyor. Oradan kesirli geometri çıkıyor. Araştırıyorlar, var. Nerede buluyorlar biliyor musun? 1982 veya 1983 Scientific American dergisinde, İslam motiflerinde buluyorlar. Halılarda buluyorlar. Halılardaki o geometri Öklid geometrisi ile izah edilemez. Niye? Hayal ediyor, niye, tasavvur edip şe­kil veriyor ona. Onlar Fraktal geometrisi mi biliyor?


K.Can: Fraktal Geometriyi halılarda mı bu­luyorlar hocam?


Z.Şen: Halılarda bir de çinilerde. Camiler­deki çini desenleri var ya orada buluyorlar. Ben bulmuyorum bunu. Onlar, Batılılar bulu­yor. Var demek ki görüyorsun. O şekil bilgisi bu demek. Tabii, o camilerde yahut saray­larda ve yahut da türbelerde olan bizim o şekiller var ya İslam’da biliyoruz hayvan ve insan resmi kullanılmıyor. Batı’da hayvan resmi vardır, insan resmi vardır, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş resimleri vardır, sfenksler vesaire. Bu olmadığı için, İslam Dünyası şekil bilgisi ile uğraşmış. Nereden, hayalden gelen şekil bilgisi, tasavvurdan gelen şekil bilgisi. Tasavvur, yani bugünkü terminoloji ile tasarımcı onlar.


F.Kafalı: Sanatta tezyinat…


Z.Şen: Çok yerinde geldi, sanatta görü­yorsun birleşiyor. Niye birleşiyor sanatla? Çünkü öyle kalıplaşmış bilgiler yok ki. Hür düşünüyor, hayal ediyor, efendim hür bir şe­kilde tasavvur ediyor, o geometriler çıkıyor. Ve onları araştırıyorlar. Ve bakıyorlar ki, geo­metri Öklid geometrisine uymuyor o şekiller. Bakıyor şeklin, tabii ben tahtada olsa açıkla­rım bunu da, şöyle bir şekil soruyorum ben mesela bakıyor ki 1,75 boyutunda o şekil­ler. Ama insana ters geliyor şimdi. Nasıl olur ya? Boyut 0,1,2,3’tür. Demek ki İslam’da bunların hepsi var, nasıl girmiş, ondan önce yoktu. Niye ondan önce yoktu peki de İslam Dini ile bunlar o şekillere bile nakşediliyor, ne nakşediliyor? O hayal, tahayyül, o tasavvur, bunlar nakşediliyor oraya.


F.Kafalı: O bilgi var ki oraya aksettiriyorlar.


Z.Şen: Bilgi olduğunun belki farkında bile değil, bizim bugün farkında olduğumuz gibi. O maneviyatla beraber olan o bilgi sanata nakış veriyor, mühendisliğe nakış veriyor.


K.Can: Hocam, onu hep merak ederdim ben. O bizim kündekarideki desenler, kub­belerimizdeki o geometrik şekiller, matema­tik ile çıkarılmış şeyler değil mi, çünkü çok zor teoriler var orada.


Z.Şen: Arjantinli iki genç, "Arjantinli" bak. Bütün bu İslam desenlerinin yazılımını çı­kartmış, iki Hıristiyan. Nasıl çıkartmış biliyor musun, geometrisine vakıf olmuş ve yazılı­mını yazmış ve satıyorlar şimdi. İslami hangi deseni istiyorsan söylüyorsun hemen kar­şına geliyor. Demek ki onu yapan adamlar belki de farkında bile olmadan yapıyordu. Zaten bugünkü bilim, biliyorsun. Ne olmuş­tur, yok mühendis olmuştur, yok fizikçi ol­muştur, yok kimyacı olmuştur, yok şucu ol­muştur, bucu olmuştur. Eskiden öyle miydi, hepsi bir arada bunların. İbn-i Sina neydi, Aristo neydi?


F.Kafalı: Hocam orayı hiç geçmeden. Ta­rihte bütün bilim alanlarına giren insanlar var. Bugün ihtisaslaşma-uzmanlık dediği­miz bir kavram var. Geçmişte yaşayan ilim adamları mesela İbn-i Sina; hem tıpla, hem fizik ve optikle, hem de felsefeyle uğraşıyor.


Z.Şen: Eski Yunan’da öyle.


F.Kafalı: Sizin o sözellik ayrımınızı ben zih­nimde tamamen oturttum. Batı’da bir ta­rihçi sadece tarih bilir, matematik bilmez. Bir matematikçi sadece matematik bilir, tarih bilmez. Türkiye eğitim sisteminde her şeyi Batı’dan aldığı için böyle yerleşti. Do­layısıyla da, siz bir konuda uzman oldunuz. Yani bunun açıklaması bu mudur?


Z.Şen: Uzmanlık eğer sayısal alanda olur­sa çok mantar uzmanlık oluyor aslında. Ama sözel uzmanlık olduğu zaman ke­sinlikle öbür dallara girmesi lazım. İmkanı yok, yapamaz tek başına. Şimdi mühen­dislikte sırf sözel olsun diye düşünürsek, ki evet düşünülebilir tabii, bütün denklem­lerin hepsinde sözellik vardır, düşünülebi­lir. Ama o zaman felsefeye kayman lazım, mantığa gitmen lazım. Görüyorsun bir adamda parça parça neler toplanabiliyor. Bu bir adamda toplanıyor, sanat olması lazım, estetik olması lazım, ahlak olması lazım, kul hakkı yememesi lazım.


F.Kafalı: En basiti tercümelerde…


Z.Şen: Tabii, Batılıların şimdi, kaynak gös­ter diyoruz ya, onlar, kim, Eski Yunan’da kaynak mı vardı? yoktu, adamlar hep ora­dan buradan alıyordu. İntihaller vardı, akıl­lıları vardı tabii o intihalleri daha akıllı hale getiriyorlardı. Ama söylemiyorlardı kimden ve nerden aldıklarını. Ama İslam Dünya­sı’na bir geliyorsun, Ebul iz el Cezeri’ye bakıyorsun, kitabında Aristoyla başlıyor, bir bakıyorsun Farabi şerh ediyor onları. İbn-i Rüşd de öyle. Şimdi biz diyoruz ki; bir tanesi daha dindar onu tutalım. Kitabı­na Besmeleyle başlıyor, İbn-i Sina, hepsi Besmeleyle başlıyor, kitabına. Nasıl inkâr eder? O zaman ahlak da vardı. Şimdi etik diyorlar, etik nedir? Kardeşim, etik diye bir şey uydurmuşlar, ikiye ayırmışlar, ney­miş meslek etiği, ahlaklı olan bir insan için meslek etiği neymiş.


F.Kafalı: Orada kelimeler ve kavramların o size anımsattığı şeyler var. Yani orada bir bağ var. Ahlak dediğinizde hikmetle birlikte sizi bir şeylere bağlıyor…


K.Can: Dine bağlıyor.


Z.Şen: Tabii dine de bağlar, hikmete de bağlar.


F.Kafalı: Hikmet nasıl Allah’a bağlıyorsa, ahlak da Allah’a bağlıyor, İslam’a bağlıyor. Dolayısıyla ahlaktan koparttığı anda mad­deleştiriyor, etik yapıyor ve maddeleştiriyor.


Z.Şen: Evet, etiğe gelir. Etik denilen şey maddeyle ilgilidir. Öyle ma­neviyatın dışlanma yönüdür, ahlak da öyle, dışlanıyor. Mesela prag­matizm diye bir şey var şimdi, biliyorsun felsefede de bu geliyor. Pragmatizm akımının isim "Charles Sanders Peirce". Adam diyor ki; "doğru yoktur, çıkarım neredeyse doğru odur" diyor. Ee şimdi geldi mi bizim kültüre… Doğru neymiş, çıkarım neyse o doğru oymuş. Şöyle, orada diyor ki; bazı kültürlerde, medeniyetlerde, dinlerde, din­lerin hepsinde de aşağı yukarı ahlak aynı biliyorsun dini şeylerde…


F.Kafalı: Kaynak tek olduğu için.


Z.Şen: Tabii kaynak tek olduğu için. Ayrılıklar var, o ayrılıklar sonra­dan çıkma. Einstein’ı okuyun, hadi söylüyoruz. Görüyorsun, pek çok çıkarımı hep sözelden ve kendisi de onu da söylüyor. Matematiği o da bir noktada inkâr ediyor. "Eğer bu matematik çıkarım­lar doğruysa, gerçeği hiçbir zaman izah edemez". "Eğer biz gerçeği izah etmek istiyorsak bu matematik yetmez" diyor. Görüyorsun; orada ne gerekiyor, gene böyle hik­metimsi bir şeyler gerekiyor. İmkânı yok matematik dedin ya sen sorunun bir yerinde, matematik 5. veya 6. sıra­dadır. Felsefenin olmadığı bir yerde mantığın olmadığı bir yerde hele geometrinin olmadığı bir yerde hele o düşün­cedeki söylediğimiz, tahayyül, tasavvur, tefekkür üçlüsü­nün bir araya gelip incelenen olayın işleyiş mekanizma­sını sözel olarak, fiziğini sözel olarak bilmedikten sonra, "fizik" demekten kaçınmak için bunları söylüyorum. Fizik desem hemen ne gelecek aklımıza, hemen Newton fiziği gelecek. Genelde o gelecek, Einstein fiziği gelmeyecek, belki Einstein olarak gelecek de fiziği gelmeyecek ve ya kuantum fiziği gelmeyecek. Onun için fizik önemli bir de, işleyiş mekanizması, o felsefeyle mantıkla onun işleyiş mekanizması nedir?


F.Kafalı: Fizikte de doğa bilimi giriyor işin içerisine.


Z.Şen: Doğa, şimdi bazıları diyor ki eskiden bilim, bilim de çok mantar bir şey. İlim vardı bir de bilim vardı. Ne oldu bilim oldu. Niye bilim oldu? Çünkü Batı’da onu o şe­kilde ayırdılar. Dinle bilim farklıdır. Bilim dine karşıdır, böyle bir şey de İslam Dini için hiçbir zaman varid olmamıştır. Bugün eğer bilim olmuyorsa İslam Dünyası’nda maalesef o Müslümanların tam anlamıyla Kuran-ı Kerim’in emretti­ği emirlere sadece uhrevi olarak uymalarından dolayıdır, bir de dünyevi uymak lazım.


K.Can: Evet.


Z.Şen: "Akıllanmaz mısınız?", "ibret almaz mısınız?", "bu gezegenlere bakıp da düşünmez misiniz?" "Niye peki o devenin hörgücünden", "dağların dizilişinden", "gökyü­zünün yükseltilmesinden"… Bak diyor ki; "gökyüzünün yükseltilmesinden ibret", "Efela yenzurune ilel-ibili keyfe hulikat"… "Devenin nasıl yaratıldığını düşünmez misin?" "İlas-semai keyfe rufiat" "sema nasıl yükseldi?" İlk pat­lama? Bir de gene bak Kuran-ı Kerim’de şimdi dünyevi olarak orada olan haberleri, ben ilahiyatçı değilim, ama düşün diyor ki mesela "gökyüzü ve yeryüzü" ayeti ha­tırlayamıyorum, "evelem yerallezine keferu ennes-sema­vati vel arda kaneta ratkan fefetaknahuma", "gökyüzüyle yeryüzü birleşikti, biz onu ayırdık". Şimdi ilk patlamaya bak, hani bugün diyorlar, ne diyor? Demek ki gökyüzüyle yeryüzü bir yerden geldi, Kuran-ı Kerim söylüyor, görü­yorsun.


K.Can: Kuran-ı Kerim bir bilim kitabı mı?


Z.Şen: Bilim kitabı değil, fizik kitabı da değil ama akı­la da hitap eden bir kitap. Biz gönüle almışız sadece, hepimiz cennete girmek istiyoruz, istemiyor muyuz?


Hepimiz Allah’ın rızasını kazanmak is­tiyoruz, istemiyor muyuz?, istiyoruz. O zaman dünya ahiretin mezrasıdır, bu­rada kazanacağız. Bir adam düşünelim şimdi, durmadan ibadet ediyorum, efen­dim kendimi kurtarmaya çalışıyorum. Ama bir de öyle bir düşün, başkasına faydalı olmak için aklı da götürüyor. Şimdi Müs­lümanlarda biraz akıl kullanmak kaldığı için böyle geri kaldı. Yani İslam Dini ilime karşı olduğu için geri kalmadı. Müslü­manların kendileri diğer tarafa daha fazla ağırlık verdiği için. O benim düşüncem, birçok kimsenin de böyle düşündüğünü, düşünüyorum. Akıl devre dışı kaldı biraz, tabii devre dışı kaldığı zamanlar olacak. Bir yabancı bana sordu, "niye domuz eti yemiyorsun" dedi. "Yemiyorum" dedim. "Aklın yok mu, herkes yiyor, sen niye yemi­yorsun?". "Allah emrettiği için yemiyorum" dedim. İşte orada akıl benim için durdu. Dağları, "gördüğün bu dağları, duruyor mu sanıyorsun?" diyor Kur'an. İnternete gir adamlar şimdi dünyanın ilk yaratılışın­dan beri hareketini hesaplamışlar, tık tık tık dağlar hareket ediyor.


K.Can: Bulutlar gibi yüzerler.


Z.Şen: Demek ki biz Kuran-ı Kerim’de on­ları hep dini yönden ayıkladık, uhrevi yön­den, beni ne kurtarır? İşte İslam Dünyası bilimde bundan geri kalıyor. Yoksa bir din söyle bana, bir din söyle ki o din hemen bi­limle kucaklaşmış, İslam’ın dışında? Hiçbir din yok, İslam ama öyle değil. Onun için o düşünürler çıktı, onun için o felsefeci­ler çıktı, onun için o tabiat bilimcileri çıktı. Avrupa ne yaptı? Tabiat bilimleri denirdi buna, öyle bir ayrım yapılmadı. Bir de ilim denirdi İslam Dünyası’nda. İlim dediğimiz zaman, bilim gibi sadece maddeci değil, ilim dediğimiz zaman beraber. İlme’l yakin diyor Kuran-ı Kerim’de de. Bir şeye bilgiyle yakın olmak. Ben şimdi diyorum, haddim olmayarak, Allah azze celle’ye de bilgiyle yakın olur insan. Bilgi olmadan nasıl olur? Çünkü Allah azze celle ilk defa Adem (as)’a neleri öğretti?. Batı’ya bakarsan insan ya­ratıldı ve hiçbir şey bilmiyordu. Tamamen yanlış, biliyordu, öğretilmişti. İnsan bilgiyle dünyaya geldi.


F.Kafalı: O bilgiyle zaten üste çıktı.


Z.Şen: Tabii, o bilgiyle üste çıktı. Bütün yaratıkların en şereflisi oldu. Çünkü Allah azze celle bilgiyle yarattı, parayla yaratma­dı, altınla, petrolle değil, bilgiyle.


K.Can: "Bir mühendis bilme seviyesinden bilgi seviyesine nasıl geçer?" diye soruyor Fatih? Ben bu soruyu şöyle sormak isti­yorum; bir mühendis bilgi seviyesinden hikmet seviyesine, bilge seviyesine nasıl geçer?


Z.Şen: Bilgi var, ondan sonra bilmek var tabii bir de bilimsel bilgi var. Bilmek, an­nenden de bilebilirsin, babandan da bile­bilirsin, hocandan da bilebilirsin. Yani fazla eleştirmeden öğrenir, bir şeyler bilirsin.


F.Kafalı: Şu yaptığımız gibi, olanı almak.


Z.Şen: Tabii tabii.


K.Can: Malumat.


Z.Şen: Malumat kelimesi vardı eskiden mesela. Bilgi, o bile yeni bir kelime yani benim yaşıma göre. Malumat vardı mese­la, Osmalıca’nın iliklerine kadar girmiş bir kelime, malumat. M’sini at, nasıl mühen­diste m’yi atıyoruz hendese çıkıyor, m’si­ni at görüyorsun ilim çıkıyor. Yani bilmek çıkıyor. Osmanlıca’da öyle, Avrupa’da olduğu gibi maddeci bilim yok, ilim var sadece. İlimde maneviyat da var, hikmet de var, maddiyat da var. Dünya da var, uhreviyat da var, ilim dediğimiz zaman. Ama bilim dediğimiz zaman maddiyatçı­dır, uhrevi taraf yoktur.


K.Can: Metafizik yok, fizik var.


Z.Şen: Metafizik yok. Metafizik yok di­yorlar ama adamlar hep metafizikten bu­ralara geliyorlar. Bana bir tane Batılı bilim adamı söyleyin, bırakın hadi bizimkileri, Batılı. Einstein mi? metafizik yapmıyordu, dinden yararlanmıyordu, Rene Descartes mı? yararlanmıyordu, Newton mu dinsiz­di? söyleyin bakayım, hepsi dindardı.


F.Kafalı: Evet, hepsi dindar. Özellikle din­darlar yani.


Z.Şen: Tabii, özellikle. Niye? Dindar ama felsefesini de yapıyordu, mantığı­nı da ama önce kullanmıyordu, öğrendi Müslümanlardan, öğrendiler. Biz de öbür türlü. Onlar ne yapıyordu eskiden, sadece


kurtarmak için işte cennetten yer satın alıyorlardı, papazdan af diliyorlardı falan. Ruhlarını kendilerine göre temizliyorlardı. İslam Dünyasında ise ilim, teknoloji her şeye değer veriliyordu. Dünyevi olan iş­lere de değer veriliyordu. Niye? Allah rı­zasını kazanmak için. Allah rızası zaten dünyada kazanılıyor ya. Sadece okuyup üflemekle mi Allah rızası kazanılır diye düşün, o zaman hemen karşıma şu çıkar "din muamelattır" demek ki benim senin­le bir muamelatım olacak ki ben sınana­cağım. Nasıl sana davranıyorum, faydam mı oluyor?, zararım mı oluyor?. Kimisinin parayla faydası olur, kimisinin bilgiyle. Ama en önemlisi, belki biraz taraflı diyo­rum, Allah azze ve celle, insanı yaratırken bilgiyi verdiğine göre en önemlisi bilgidir. Bugün de öyle değil mi, bilgi değil mi, bugün de.


İlim kelimesi, "ilme’l yakîn" diyor. Bilgi olarak yakın olabilirsin. O olmazsa diyor, "ayne’l yakîn", yani uzuvlarınızla, gözü­nüzle, gözleyerek yakın, her bir duyu organlarıyla yakın olabilirsin diyor. O da yetmez diyor, "hakke’l yakîn" diyor, oraya da ulaşmak bambaşka bir şey. Kuran-ı Kerim üç ilim olduğunu söylüyor, ben söylemiyorum haşa. Görüyorsunuz hep ilim geçiyor. Niye orada başka bir şey geçmiyor. Müslümanlar ilme çok önem verdi. Hatta bugün biz diyoruz eskiler gavur ilmi dedi mi? demedi, eski Yunan’a gavur ilmi dedi mi?, demedi. Osmanlı’nın son zamanında gavur icadı diye araba­ya binilmez diyormuş Müslümanlar. Ama bunun İslamiyet’le alakası yok ki, o cahil adam öyle düşünmüştür. Bana soruyor­lar niye İslam Dünyası geri kaldı? Ben de diyorum ki, önce niye ileri gitti, onu bir araştıralım, ondan sonra, değil mi?


K.Can: Çok ilginç.


F.Kafalı: Çok güzel bir bakış açısı hocam.


Z.Şen: Tabii ya düşün, hemen bizdeki ay­dınlar; "İslam Dünyası geri kaldık." Bilmiyor tarihini, bilmiyor. Önce niye ileri gitti ona bir bakalım, ondan sonra niye geri kaldığını anlarız.


A.Karadağ: Yani ileri gidiş sebeplerini ortadan kaldırdığınız zaman, geri geliyor­sunuz.


Z.Şen: Bu soruyu ben en fazla Türkiye’de sorabiliyorum, yurt dışında soramıyorum, bilmeyen bir şey demiyor, bilen zaten bili­yor. Bilim tarihçileri var, yurt dışında, oooh onlar kardeşim gibi. Ama Türkiye’de bilim tarihçileri var, bir bakıyorsun ki düşmanın gibi, değil de yani öyle oluyor. Olmayan da var, öyle olanlar da. Adamın birisi çıkıyor televizyonda, soruyor, "ya" diyor "yaratılış var sen evrim diyorsun da", "bırak ya onlar cahilin teki" diyor, basıyor gidiyor. İşte bitti.


F.Kafalı: Onunla zaten konuşamazsın da.


Z.Şen: Konuşamazsın da. Bizim dinimiz­de hepsi var aslında. Ben ilahiyatçı deği­lim, zaten hiçbir zaman dini eğitim alma­mış bir adam görmek istiyorsan, o benim. Masonik okullarda okudum. Beni ilk köy­den götürdüler, böyle bir okula verdiler. Biz elle yemek yiyorduk, baktım burada çatal, neymiş solda olacakmış, paat kafaya bir şaplak. Börek yiyorum, çatalı batırıyorum, ısırıyorum bir bakıyorum arkadan biri "se­nin evinde çatal bıçak yok mu" diyor. Yok tabii… Hakikaten yok. Çatal bıçak ben ömrümde görmemiştim.


K.Can: Gerek İslam filozofları, İbn-i Sina­lar, Farabiler, gerekse İslam dışı filozoflar, bilim felsefesine önce bilimi sınıflandırmay­la başlıyorlar. Varlıkları değil de ilmin sınıf­landırılmasına, ilimler hiyerarşisine, çok önem veriyorlar.


Z.Şen: Doğru.


K.Can: Bundaki hikmet nedir? Yani bi­rincisi bu, bir de bugün karşılaştığımız bir terim var, müsbet ilimler. Ben bunu hep olumlu ilimler olarak anlardım, Osmanlıca bilen birine sordum 'müsbet'in anlamını. O da ‘müsbet’in aslında zapt (sabit) edilmiş ilimler olduğunu söyledi.


Z.Şen: Tabii sa be te, m’sini at, diyorum ya.


K.Can: Bunu düzeltelim hocam, çünkü biz de kullanıyoruz. Ben dini ilimlerle de uğraşıyorum. Diğer tarafta müsbet ilimler var, sanki öbürü menfi, bu müsbet gibi. Sen biliyor muydun Fatih müsbetin zapt edilmiş olduğunu?


F.Kafalı: Hayır bilmiyordum.


K.Can: Olumlu anlamında düşünüyordun değil mi? Ben de öyle düşünüyordum.


Z.Şen: Şimdi ilk başta ben demedim mi, yakışıklı olsun diye etimoloji, epistemolo­ji… Birisi kelimenin köken anlamı nedir, öbürüsü bilgi teorisi yani o kelimenin o içe­rik, muhteva olarak ne anlamlara geliyor. Şimdi sen ne diyorsun, müsbet diyorsun. Arap ona müsbet der, peltek se ile, m’sini at, sabit. Demek ki bu sabit bir bilim, ne saçma bir şey ya. Sabit bilim diyor aslında, kelime kökenini bilmi­yor, öyle bir ayrım da yoktur.


A.Karadağ: Batılılar pozitif bilimler diyorlar...


Z.Şen: Pozitif bilimler diyorlar, sanki ne­gatif bilimler de varmış gibi. Nedir, negatif bilim, tabii onlara göre negatif bilim, meta­fizik, din, bunlar.


A.Karadağ: İlerlemeye katkısı olmayan bilim anlamında falan düşünüyor olabilirler.


Z.Şen: Batı’nın düşünürlerine git bir bak şimdi mesela Karl Popper denen bir adam var az önce söyledim. Bu adam ilahiyat­çı falan da değil, mühendisliği terk etmiş bu adam. Fizik mühendisliğine girmiş, terk etmiş. Demiş ki "bu mühendislik benim zihnimi dondurur" diyor ve terk ediyor. Ama dünyada bugün böyle bir şey yok. Popper, öyle pozitif negatif diye ayırmıyor, hatta şunu söylüyor; "bilim yanlışlanabildi­ği müddetçe bilimdir, yanlışlanması lazım", bize ne öğretiyorlar; "bilim yanılmaz doğ­ruyu söyler".


F.Kafalı: Bilim sapıtmaz, yanlış yapmaz, sana mutlak doğruyu ifade eder.


Z.Şen: İşte objektiftir diyor, şu diyor bu di­yor, o yönleriyle evet objektifliği yani onun kişiye göre değişmemesi diyor. Ama kişiye göre de aslında bilim biraz değişiyor, onun sınırları var.


F.Kafalı: Siz bunun tam tersini söylüyor­sunuz, geçmiş de bunun tam tersini söy­lüyor. Yani o bilimin tam doğruyu kesini…


Z.Şen: Yok söylemez kardeşim ya bilim tam doğruyu söylemez. Bütün formüllerin hepsi yaklaşıktır, ortalamadır. "F=m.a" or­talama, hep öyle.


K.Can: Batı da bunu söylüyor hocam, şu anda.


Z.Şen: Tabii tabii, oradakiler de bunu söy­lüyorlar. Türkiye’de bu çok yerleşmiş ve değiştirilemiyor. Gidiyorsun, talebeye anla­tıyorsun ikna oluyor. Halktan birine gidiyor­sun, ikna olmuyor. "Pozitif bilimdir" diyor, "müsbet" diyor mesela. İlahiyatçıların çoğu şimdi "müsbet bilimler" diyor. Diyorum "ne biçim adam be", adam hiç değilse sen söyleme.


K.Can: Müsbet ilimleri biz üretmemiş mi­yiz, dışarıdan gelme mi?


 


"Bana soruyorlar


niye İslam Dünyası geri kaldı?


Ben de diyorum ki,


önce niye ileri gitti,


onu bir araştıralım,


ondan sonra, değil mi?"


 


Z.Şen: Müsbet ilim diye bir şey yok. Farabi’nin sınıf­landırması var, Farabi ikiye ayırıyor. 1-Mutlak ilimler diyor, 2-İhtimali ilimler diyor. Şimdi mutlak ilimler de­diği zaman Kuran-ı Kerim’i Allah lafızlarını koyuyor. Farabi dediğimiz birçoklarının zındık dediği adam. Ne zındığı, adam kitabına Besmeleyle başlamış, efendim hacc yapmış, Mekke’ye gitmiş. Bazı fikirleri ters geliyor. Olur, arada bazı fikirleri de ters gelebilir. Bu Allah kelamı değil ki insan kelamı. Tabii ben de söyleyebilirim sen de söyleyebilirsin. Senin hoşuna gitmeyen birkaç kelime belki benden çıkar. Benim hoşuma gitmeyen de senden çıkabilir. Bir düşün­cesi bizimle uyuşmuyor diye adamı ve yaptıklarını reddetmek olmaz ki. Diyor ki, "ihtimali ilimler var" diyor, "mutlak ilimler var" diyor. Mutlak ilimlere dini ilimleri koyuyor. Yani İslami ilimleri koyuyor. İhtimali ilimlere bugün bizim bilim denilen her şeyi, fiziği ko­yuyor. Şimdi siz fiziğin ihtimali olur mu diyeceksiniz?


A.Karadağ: Hocam kuantum fiziğinden sonra bu soruyu herhalde kimsenin sormaması lazım.


Z.Şen: Tabii sormaması lazım ama 950 yılları civa­rında yaşamış Farabi mi daha çağdaş, yoksa öyle söyleyen ben mi daha çağdaşım? Çağdaşlık, böyle olmuş Türkiye’de çağdaşlık, giyim kuşamla. İTܒye de yazmışlar, sen yazmazsın tabii de "İTÜ asırlardır çağdaş" yazmışlar. Ben bakıyorum, yani reklam ola­rak iyi. Ona bir sözüm yok ama muhteviyat olarak ruh olarak ne veriyor, kötü de oluyor aslında. Çünkü asırlardır çağdaş demek ki donuk oluyor yani. Çağ­daşlık o değil ki, çağdaşlık bilgiyle olur. Şimdi Fa­rabi "matematik" diyor, "ihtimali ilimdir" diyor, millet şaşırıyor. "Geometri ihtimali ilimdir" diyor, hakikaten fraktal geometrisi, ondan sonra "mantık ihtimalidir" diyor. Hakikaten bulanık mantık çıkıyor. "Fizik" di­yor o çıkıyor, "matematik" diyor, kaotik davranışlar çıkıyor. Yani o devirde adam bunları kendi felsefik düşüncesiyle söylemiş, çözmüş. Ah bunu bir Aristo deseydi, hepimiz bilecektik. Ah Batı’dan birisi Rene Descartes veya Immanuel Kant dese… Immanuel Kant’ı oku, İbn-i Rüşd’ün fikirlerini gör, İmam Ga­zali’nin fikirlerini gör. Ama bize dendi ki, Immanuel Kant, işte evden çıkarmış, kimseyle konuşmazmış, aynı dakik çıkarmış oooo öyle bir şey ya­pıyorlar ki. Onun bile manevi dünyasına bir girseler görecekler ki dindar adam. Yani din felsefik düşünceye mani diye gösteri­liyor. Aslında değil.


K.Can: Bilakis besler.


Z.Şen: Tabii. Farabi’ye niye kızıyorlar şim­di, Farabi şöyle bir laf ediyor veya bazı felsefeciler, ben onların o sözüne de ka­tılmıyorum işin doğrusunu istersen, "pey­gamberlere gelen o vahiyler var ama" diyor "bir insan düşünce yoluyla felsefe yoluyla da onlar gibi olabilir" dediği an, benim dü­şünceme uymuyor. Ama adama da kötü demiyorum, o da öyle düşünmüş. Düşü­nür yaa… Ama çok faydalı işler yapmış. Şimdi adama ben niye zındık diyeyim, niye cehennemlik diyeyim, kâfir diyen bile var. Bunlar olacak iş mi ya, bu vasıfları ancak Allah azze celle söyleyebilir, tamam mı? İşte İbn-i Rüşd’e de ondan kızarlar, bence İbn-i Rüşd ile İmam Gazali’nin o atışması da çok iyi bir misal.


K.Can: İhtimali ilimlerden bahsediyoruz, teori ile pratik arasındaki dengeyi bilim adamları, mühendisler nasıl koruyacak, yani sadece teori ile uğraşmayacağız, sa­dece pratikle uğraşmayacağız. Burada bir denge olması söz konusu.


Z.Şen: Bazı insanlar teoriden hoşlanır. Hakikaten teorik birtakım fikirler üretebi­lirler. Bazıları da ondan hoşlanmaz, onlar da pratik fikirler, üretebilirler. Dolayısıyla bunların bir araya getirilmesi lazım. Şimdi Batı niye ileriye gitti veya eskiden bizimkiler niye bu kadar ilerlediler. Çünkü gidiyordu, hocasının yanına çöküyordu, hocası ora­daki öğrencilerle beraber talebelerle bera­ber, şimdi öğrenci kelimesi de mantar as­lında. Talebe talep ediyor, ne talep ediyor, para talep etmiyor. Talebe ne talep eder?


F.Kafalı: İlim talep eder. Yani kelimenin anlamından bile bir yere gidebiliyorsunuz.


Z.Şen: Tabii. Şimdi teoriyle, pratik den­gesinden bahsettin. Böyle olunca takım haline geliyorlar, takım. Bir adamdan her şeyi beklemek iyi de değil. O adam öldüğü zaman ne olacak? Tamam, sen çok bilgi­lisin, öldün gittin ne olacak? Takım olması lazım. Yani yayılması lazım. 3-5 kişilik ta­kımlar olması lazım. Öyle olunca sen teori yaparsın, gene o düşünce aşamalarından geçmeden yapamazsın.


K.Can: Pratik adam da hiç teori yapma­yacak değil.


Z.Şen: Değil tabii. Öyle olur mu? Adam teknolojik bir şeyi yaparken o da düşünü­yor, o da tahayyül ediyor, tasavvur ediyor, tefekkür ediyor.


K.Can: Bunu derste de sordum hocam, "mühendisler bilim yapmayacak mı?", mü­hendis de bilim yapacak.


Z.Şen: Tabii, yapar tabii. Ama şimdi mü­hendisin tarifi yapılırken ne deniyor; bilimin çıktılarını kullanandır. Birçok kitaba bakın, mühendis uygulamacıdır, yapıcıdır deniyor. Bilim adamı ise; bilgiler üretir. Ben ona ka­tılmıyorum, doğrusunu isterseniz, öyle ke­sin bir sınır da yoktur. Mutlaka o bulanıktır.


K.Can: Her şeyi buraya bağlıyoruz.


Z.Şen: Her şeyi buraya bağlayabiliriz.


A.Karadağ: Ülke olarak bilimsel konular­daki seviyemiz sizce nasıl?


K.Can: Yani bizim yeniden öncü bilim adamları, ilim adamları çıkarabilmemiz için ne yapmamız gerekir? Ne durumdayız ve ne yapmamız gerekir?


Z.Şen: Öncü bilim adamları dedin, ben oradan başlayayım. Çünkü lütfen girin, TÜBİTAK’ın yayınları, "Öncü Bilim Adam­ları" diye bir kitap var, içinde bir tane Müslüman bilim adamı yok, Eski Yunan ve Batı. Bizim kendi öz kültürümüzden, medeniyetimizden böyle insanların haya­tını bilmeden nasıl bize cesaret gelecek? Şimdi Türkiye’de diyoruz ki sen sordun, bilim. Üniversite sayısına bakarsan, çok şahane, sayı olarak daha da iyiye gidiyor. Öğrenciye bakarsan, genç dinamik nüfus var. Makale sayısına bakarsan, ooo Türki­ye 20. mi, 15. mi öyle sıralara geliyor vesa­ire. Ama bir ülkede kendi kültürüyle kendi medeniyetiyle, karışmamış veya o esasla­ra oturmamış bir ilim kaygan ve kararsız zeminde olur. Yani taklitçi.


K.Can: Evet.


Z.Şen: Bugün Batı'ya dönük yüzümüz, yarın Rusya olursa Rusya, Doğu olursa Doğu, böyle kaypak yani. Hâlbuki öyle ol­maması lazım. Makale sayısıyla ölçülüyor. Kardeşim makale sayısı mı önemli, hatta geçenlerde bana birisi söylüyordu, Türki­ye’de çok makale çıkıyor. Türkiye’de eği­tim sisteminin kültürle hiç ilgisini göremi­yorum. Mutlaka eğitimin iyiye gidebilmesi için satır aralarında bile olsa ve hatta ayrı bir ders şeklinde bile olsa bilimsel olarak bizim kültürümüzde neler olmuşu yeni nesillere aktarmamız lazım. Şimdi mesela liselere Kuran-ı Kerim dersi konuldu, değil mi, siyer konuldu. İsteyen alacak. Güzel, hakikaten iyi bir şey, çok da iyi bir şey. Şimdi buna benzer olarak bilim konumuz olursa orada kültür, din konusu var. Bilim dediğimiz zaman, o zaman bir de bizim kültürümüzde olan bilimin de buralara gir­mesi icap eder ki, o zaman iyi bilim adam­ları yetişsin. Dünyada hiçbir bilim adamı yoktur ki kendi kültürüne küfür etsin?


F.Kafalı: Yoktur.


Z.Şen: Yoktur. Ama bizde epey insan var. Kendi kültürünü, küfür edenden sövmek falan kastetmiyorum, dışlayan yani. Bizde var mı yok mu?


A.Karadağ: Pek çok hocam.


Z.Şen: Olmaz, bir de şimdi ben çok sa­mimi konuşuyorum, ister şimdi ki hükü­met olsun, ister önceki hükümetler olsun, birçok şeyi değiştiriyorlar. Mesela 4+4+4 diyor, olabilir, 5+3 olabilir. Bunlar birtakım politik ayarları yapabilmek için gerekiyor, olabilir. Ona da eyvallah. Ama dersin içe­rikleriyle ilgili bir şey oluyor mu? O, yok.


F.Kafalı: Önemli yer, tabiri caizse avam ta­biriyle zurnanın zırt dediği yer orası.


Z.Şen: Burası. Bir de bilimin ileriye gi­debilmesi için Türkiye’de, sorduğun için, "hoca" hegemonyasının mutlaka kırılması lazım. Hayatta ileriye gidemez bu sistemle.


A.Karadağ: Neyi kastediyorsunuz?


Z.Şen: Şunu kastediyorum, herkes devlet memuru, maaşını alıyor. Bir rekabet yok.


F.Kafalı: Set de var hocam, yani içlerin­den birinin ilerlemesini istemiyorlar.


Z.Şen: Tabii tabii. Mesela ben bugün söy­ledim öğrencilere, size hocaları değerlen­dirmek için anket formu dağıtıyorlar. "Be­nim için en kötüsünü yazın veya en iyisini yazın" dedim. Hiçbir şey fark etmeyecek?  Bir ülkede bilimin olabilmesi için her şey­den önce hocaların kalitesinin düzelmesi lazım, öğrencinin değil. Öğrenci, hocasına göre hemen şeklini alır. Ama yukarıda öyle bir şekil var, donuk.


K.Can: Üniversite olmuş devlet dairesi.


Z.Şen: Üniversite aynen devlet dairesi gibi canım, onun emrinde bir kurum gibi. Olmaz, evet devlet memuru olabilir insan, ama hocaların olmaması lazım. Onlar söz­leşmeli olacak. Ama bizim ülkemizde bu da işlemez şu anda. Niye işlemez, samimi söylüyorum, bir kere sözleşmeli oldu değil mi, bakacak ya bu benim dünya görüşüm, bilimde olmaması lazım. Der ki "ya bu adam işte sakallı" der, "bu da uzun saçlı veya öbür türlü, bu da dindar" öğrencide de öyle tercihler olur. İşte bunu kırmak la­zım. Yani hiç değilse bilimde parti tutar gibi insan tutmamak lazım. Misal mi istiyorsun, en basit Beytül Hikme, İslamiyet’in ilk mü­esseselerinden biri. İlk müessese…


F.Kafalı: Hikmet evi.


Z.Şen: Hikmet evi, çok önemli.


Z.Şen: Müslümanlar mı vardı orada? Hris­tiyanlar vardı, Mecusiler vardı, ateşe ta­panlar vardı, Yunanlılar vardı, Rumlar vardı. Ne oldu? Bugün Amerika ne yapıyor?


Z.Şen: Şimdi TÜBİTAK’ın kitaplarına bak, hemen hepsinde evrim var, ben okuyorum, evime geliyor. Bakıyorsun, bir dekanın de­dikleri, kitap var, bir dekanın dedikleri veya genç bilimcilere öğütler. Bir bakıyorum ben de alıyorum, okuyorum. Adam gitmiş orada dekanlık yapmış, biraz makale yaz­mış etmiş, öğütler, fena da öğüt vermiyor aslında. Ama şimdi onu okuyan bir genç, o gavurun adıyla hemen şablonlaşıyor.


K.Can: Araya o zehrini koyuyor.


Z.Şen: Koymasa bile biz alıyoruz, yerine göre. Ruslar ne yapmışlar biliyor musun?, Newton Kanunu’na Newton Chelowski Kanunu diye ad vermişler. Şu inceliğe bak, helal olsun onlara. Yanına kendi kültürün­den bir isim koyuyor.


F.Kafalı: Niye öyle bir şey yapıyor?


Z.Şen: Çünkü gencine diyor ki, bizim kül­türümüzde de var böyle adamlar. Batı niye Müslümanları vermedi, Arapça kitapları tercüme etti de o insanların ismini söyle­medi? İsimlerini yazsa, söylese…


A.Karadağ: O zaman çocukları Müslü­manlara özenirdi.


Z.Şen: Müslümanlara özeneceklerdi o za­man, tabii. Onlar da insan biz de insanız, hepimizi Allah yarattı. Yani onların bizden ne farkı var, bizim insan olarak onlardan ne farkımız var, değil mi? Ama öyle bir yaptı ki, Müslümanların isimlerini yazmadı eserlerine. Kilisenin etkisi oldu, diğerlerinin oldu, okudular ama koymadılar. Kopernik diyorsun, İbn-i Şatir’den aşırma. Hiçbir za­man kitabında İbn-i Şatır demez.


F.Kafalı: Da Vinci, El-Cezeri’den aşırma.


Z.Şen: Tabii böyle, hep böyle. Niye, çünkü ruh verdi gencine, kötü yaptı diyoruz bilim. Ama şimdi ben de ah biz de keşke öyle yapabilsek ya…


K.Can: Hocam bazen iyi ki aşırmışlar di­yorum, aşırmasalar biz bu ilmin kıymetini bilmeyecektik belki.


Z.Şen: Bir de şu var, bak, onları haklı çı­kartacak; Resulullah (sav)‘in bir hadis-i şerifi var, ne kadar bunun sahih olduğunu araştırın. "Hikmet, Müslüman'ın yitik malı­dır, nerede bulursa alır, sahibini aramaz". Şimdi ben bir ilişki yapıyorum böyle, yani âcizane bir ilişki… Bu adamlar da demek ki bunu buldular, bilmemelerine rağmen bunu tatbik ettiler ve zirveye çıktılar. Biz öyle yapmıyoruz, biz efendim, Newton di­yoruz.


K.Can: Newton’un yanına bizim tarihimiz­den bir isim verebilir misiniz?


Z.Şen: Nasiruddin el-Tusi ve İbni Sina.


A.Karadağ: Teşekkür ederiz hocam.


Z.Şen: Ben teşekkür ederim.


Yorum Yazın
(Lütfen karakterleri girin.)
Yorumlar
  • SEVGILI CAN YAHOO OBEGININ BU FORMAT DEGISIKLIGINE BIR TURLU AYAK UYDURAMADIM SENI SIZLERI COK OZLEDIM BU YAZI DA MAASALLAH ZEKAI BEY NEREDEYSE KITABI KADAR DOKTURMUS BIR BULUSMA DURUMU OLURSA SEVINIRIM SELAM SAYGI ZEKI KENTEL - 13.4.2014 21:19:40
  • ÇOK TEŞEKKÜRLER , AĞZINIZA, GÖNLÜNÜZE SAĞLIK EFENDİM. SEBAHATTİN NARMANLI - 2.12.2013 21:56:41