Prof.Dr. Atilla Bir
4191 kez okundu

Pdf Olarak İndir


A.Karadağ: Kendinizden ve bilim tarihi ile ilgili çalışmalarınızdan biraz bahseder mi­siniz?

A.Bir: Bilim tarihi ile olan ilişkim biraz mes­leki oldu. Ben bir mühendisim, elektronik mühendisiyim, meraklı bir insanım. Tarihe, tarihi olayları öğrenmekten ziyade kendi mesleğimin köklerinin nereye uzandığını incelemek istediğimden dolayı ilgi duy­dum. Okuduğum üniversite de bir Alman üniversitesiydi. Oradaki hocalar, sürekli olarak elektroniğin nasıl değiştiğini, nere­lerden geldiğini, hangi aşamalardan geçti­ğini anlattıkları için bu bende de bir merak konusu oldu. Benim konum aslında kont­rol mühendisliğiydi, bu sebeple kontrol mühendisliğinin nereden geldiğini araştır­mak istedim. Ve işte o zaman, bana böyle ilginç bir yol açıldı.

Değirmenciliği ele alırsanız, bugün klasik bir değirmenin üzerinde çok fazla deği­şiklik yapmanız gerekmez; çünkü artık, dişlinin şekli, değirmen taşının hızı, suyun hızıyla olan uyumu ve aradaki yük denge­si vesaire gibi konular yerine oturmuştur. Değiştirdiğiniz zaman, zaten daha kötü bir sistem elde edersiniz. Beni asıl çarpan olay bu oldu. Gördüm ki benim konum, yani kontrol mühendisliği, zannedildiği gibi geliştiği yıllar olan 50’li ya da 30’lu yılla­rın biraz ötesiyle sınırlı değil, bilakis tarih öncesine kadar uzanıyor geçmişi. Böyle olduğunu gördüğüm an, tabii ben biraz da bunun nasıl geliştiğine, kimlerin buna katkıda bulunduğuna dair düşünmeye ve konuyla daha etraflı ilgilenmeye başladım.

1970’li yıllarda İTܒye girdim; genç bir asistan olarak Kazım Çeçen hocamızla birlikte çalıştım. Kazım hoca, “Biz mühen­disler, her zaman çok iyi bilim tarihçileri olmuşuzdur; çünkü biz işin esasını biliriz, tarihçiler ve sosyal bilimcilerden ziyade bu işin arkasında hangi kuralların, hangi pren­siplerin yattığını biliriz. İşin fiziğini, mekani­ğini bilmek, işin özünün yarısını oluşturur.” derdi. Çok haklıymış ve bu prensiplerden hareketle bilim tarihinde bir nevi matema­tiksel yöntemler uyguladım, çok da iyi ne­ticeler aldım. İlginçtir, bunu tarihçiler böyle yapmazlar. Şimdi diyeceksiniz ki tarihçiler bunu nasıl yapar? Bilim tarihçilerinin çoğu, sosyal bilimlerden ya da felsefeden gelir. Onlar işi bir nevi felsefi bir konu olarak ele alırlar, yani biraz evvelki değirmen örneği­ni hatırlarsak, onlar değirmenin görünür özelliklerini anlatır ve düşüncelerini bunun üzerine inşa ederler. Ancak, değirmenin arkasında güç ve verim gibi kavramların bulunduğunu es geçerler; çünkü o konu­lar, onlar için ilginç değil, zaten o konularla hiç uğraşmamışlar, işin de esasını bilmiyor­lar. Öyle olunca da neden bazı değirmen tiplerinin böyle geliştiğini, nasıl olduğunu anlamakta biraz zorlanırlar. İşte bizim için çok kolay olan bazı noktaların izahı, onlar için zor ve anlaşılmaz olur. O tarihten son­ra ben bu işin peşini bırakmadım; Allah’tan bırakmamışım, şimdi ise emekliliğim dola­yısıyla sadece bu işlerle uğraşıyorum. Bir­takım derslerim oluyor tabii, meslek ders­lerim de var; ama genellikle bu meseleyle uğraşıyorum. Bilim tarihi bizde aslında ta­mamen bir kenara itilmiş, hiç ilgilenilmemiş bir alan olduğu için, bu meşgale bende bir misyon, diğer bir deyişle görev haline gel­meye başladı.

 

A.Karadağ: Hocam Millî Eğitim müfredatı ve Yüksek Öğretimlerdeki müfredatın bize tanıttığı bilim adamları gerçekten de en önde gelen bilim adamları mı? Bunlardan daha iyi veya bunlara yakın olup gölgede kalan veya pek bahsedilmeyenler var mı?

 

A.Bir: Müfredata konmamış olan bilim tarihi, aslında kendi değerlerimizi inkâr ettiğimiz, onlara bir nevi gözümüzü kapa­dığımız anlamına geliyor. Bunu insanlara böyle anlatmak lazım geliyor. Siz bunu dile getirdikçe eninde sonunda kayıtsız kalına­mayacak bir birikim hâline gelecek ve in­sanlar, meselenin ciddiyetini yavaş yavaş kavrayacak. Bunun başarılabilmesinde bir nebze yardımım dokunur ümidiyle bu düşünceyi ben canla başla savunuyorum. Röportaj, konuşma gibi teklifler benim için zor ve yorucu olsa da bu nedenle geri çe­virmiyorum. Amacım, bu misyonun önemi nispetinde insanların dikkatini çekmek ve onları bu mühim meseleye yönlendirmek oluyor.

 

A.Karadağ: Çok teşekkür ederiz, hocam.

 

F.Kafalı: Bilim tarihi alanına genelde sos­yal bilimciler eğiliyorlar, oysa mühendisler bu alanda neredeyse yok, diyorsunuz. Bu­radan ülkemizde sosyal birikimden yoksun mühendislerin yetiştiği şeklinde bir sonuç da çıkarabilir miyiz?

 

A.Bir: Öyle…

 

F.Kafalı: Sözellikten yoksun olmak de­mek, düşünce sistemini, düşünce meka­nizmasını çalıştıramamak demektir. Me­sela Zekai hocanın bir örneği var. Hoca: Newton’un hareket kanununu “F=m.a” şeklinde söylersiniz, formülü herkes bilir. Ama bunu, sözel anlamda, “Kuvvet, ivme ile doğru orantılıdır ve doğrusaldır.” şeklin­de söylerseniz; Hooke, Ohm, Fourier, Fick, Darcy kanunlarının hepsini bu genel cümle ile ifade edebilirsiniz, diyor. Yani burada asıl önemli olan, meselenin sözelliğini almak.

 

A.Bir: Eğitim sistemimizde sözellik dedi­ğiniz şey hiç verilmiyor. Bu doğru. Hâliyle kültürel bir alt yapı da teşekkül edemiyor. Hâlbuki bu değerlerin, mühendis adayla­rına verilmesi lazım, onları ümitlendirmek ve bu işlerin önemli olduğunu onlara gös­termek lazım. Maalesef sizin de dediğiniz gibi, bizde işin bu cihetine hiç ilgi duyma­yan, kendini bilgisayarın ekranına hapset­miş bir mühendis tipi var ve bu mühendis, sosyal yönden kendini geliştirme ihtiyacını da hiç hissetmiyor. Onun bir benzeri de karşı cephesinde var: sosyal bilimciler. Onlar da teknik konularda hiçbir bilgileri yok. Teknik aygıtları kullanıyorlar, mesela telefonu; ama o cihazın nasıl oluştuğunu, ne şekilde meydana geldiğini bilmiyor ve merak etmiyorlar. Bu husus her iki taraf açısından da talihsiz bir manzara.

“Biz mühendisler, her zaman çok iyi bilim tarihçileri olmuşuzdur; çünkü biz işin esasını biliriz, tarihçiler ve sosyal bilimcilerden ziyade bu işin arkasında hangi kuralların, hangi prensiplerin yattığını biliriz. İşin fiziğini, mekaniğini bilmek, işin özünün yarısını oluşturur.”

 

F.Kafalı: Her ikisini de bağlayacak bir şey yok mu?

 

A.Bir: Bağlantı bilim tarihiyle olur, hem de harika bir şekilde.

 

A.Karadağ: Batı düşüncesinin bugünkü İslam ilim adamları üzerinde pozitif veya negatif etkileri var mıdır, sizin tespit ettiği­niz?

 

A.Bir: Avrupa için bir karanlık dönem var, bu karanlık dönemi bütün dünyaya mal ediyorlar. Hâlbuki biz biliyoruz ki İslam dönemi, aydınlık bir dönemdir. O aydınlık dönemi bir nevi onlar inkâr etmekle ken­dilerini yüceleştiriyorlar. Şöyle oluyor; ani­den böyle bir şeyler havadan geliyor, yani. Birisi fısıldıyormuş gibi yukarıdan, tanrısal bir güçle, Avrupa birden bire bazı şeyleri bulmaya başlıyor, öyle değil. Avrupa’nın bu işleri bilmediği bir dönemde burada çok parlak bir medeniyet var ve parlak zekâlar var, parlak merkezler var, birtakım insanlar var. Bu insanlar, birtakım şeyler oluşturmuşlar, kitaplar yazmışlar, bilim oluşturmuşlar.

 

F.Kafalı: Onlar da başka medeniyetler­den beslenmişler.

 

A.Bir: Tabii tabii… Mesela kontrol tarihi Mısır’dan, Mezopotamya’dan gelen ko­nuların Yunanistan’a, oradan İslam’a, İs­lam’dan da tekrar Batı’ya geçmesidir. Pek çok konuda bu yol izlenir. Bu arada bazen Çin ve Hindistan’da işin içine giriyor tabii. Bizim suçumuz, aslında bunları hiç ince­lememek, fakat ne var ki pek çok konuyu Avrupalılar da incelemiyor. İnceleseler de ortaya çıkartmıyorlar veya es geçiyorlar.

 

F.Kafalı: Birkaç isim dışında…

 

A.Bir: Evet. Onlar da işlerine gelenleri ortaya çıkartıyorlar. Şimdi ben hep söy­lüyorum, mesela gidin kütüphaneye, Ko­pernik hakkında bir kitabı, kimse o kitabı okuduğunda anlamasa bile, bulabiliyor­sunuz. Fakat hiçbir İslam bilim adamının bir kitabını orada bulamazsınız. Fakat in­ternete girersiniz, ansiklopedik bilgi dolu, doğum tarihi, nerede yaşadığı veya “çok büyük bir adam” olduğu gibi bilgilere ula­şabiliyorsunuz. Örneğin ben bu tür laflara sinir oluyorum, nasıl yani neden büyüktü bu adam, onu hiçbir zaman söylemiyo­ruz. Bazen eserleri sıralanıyor, onların da Arapça karşılıkları verilmiyor, ne hakkında oldukları da söylenmiyor. Böyle esraren­giz bir adam var: Biruni. Biruni ne yap­mış? Çok büyük bir adammış! İyi de ne yapmış? Şimdi diyeceksiniz ki ben bilmi­yorum, sen bilmiyorsun, herhâlde bilmem ne kürsüsünde oturan bilim tarihçisi bili­yordur. O da bilmiyor, beni rahatsız eden de o. O da bilmiyor; çünkü o konuda hiç­bir şey yapılmıyor. Yapılan şeyler teferru­atla uğraşmak... Ben bunu defalarca Türk Millî Bilim Tarihi Kurumunda dile getirdim. Teferruatla uğraşıyoruz, fakat esasa hiçbir zaman geçemiyoruz. Diyorum ki neden bizim klasiklerimiz ortada değil? Diyelim ki, Ohm’un -ohm kanununu bulan adam-bütün eserleri yayımlanmış. Okunuyor mu, okunmuyor belki, ama meraklısı kü­tüphaneye gittiği zaman 30 ciltlik eserini buluyor, hatta bilmem nerede vermiş ol­duğu konferansa bile erişebiliyor.

 

F.Kafalı: Oradaki etki biraz da dille alakalı değil mi hocam? Yani dilden kopartılmış…

 

A.Bir: O da var, onu da tartışalım sizinle. Madem sordunuz, ben dil konusunda da neden öyle olduğunu uzun süre anlama­dım. Bunun kaynağını, yani neden oldu­ğunu şuradan çıkarttım, çok iyi, hürmet edilen meşhur bir Arap uzmanına gidiyor­sunuz siz de hürmet ediyorsunuz, lütfen bana şu pasajı okuyabilir misin, diyorsu­nuz. Okuyamıyor. Bu gibi teknik konu­larda bir meslek jargonu var. Bu jargonu yaratanlar da genellikle İslam dünyasında büyük işler yapan kişilerdir. Bunların bir kısmı Türk kökenli, Fars kökenli, Süryani, bazıları da Yahudi’dir. Arapların sayısı belki 1/4’ i bulamayabilir, belki de daha düşük. Ben böyle ırk ayrımı yapmak istemiyorum.

 

A.Karadağ: Dil açısından baktığımız za­man?

 

A.Bir: Dil açısından… Şimdi bakıyorsu­nuz, mesela Tusi diyelim, değil mi; Tusi, Tus’tan gelen ve Türk asıllı bilim adamı, o ve kendisiyle konuşanlar Türk. Böyle olun­ca teknik bir dil çıkıyor ortaya. Bu teknik dili, bugün Arapça okuyanların çoğu an­lamıyor. Hâlbuki adam matematiksel bir dille bir şey anlatmaya çalışmış. Hele de çizmişse çok iyi anlıyorum. Eğer bu işleri yapacaksak, gruplar hâlinde çalışmamız lazım ve özellikle de her branşın uzmanıyla birlikte çalışmak gerekir. Ve her konunun da bir lügatini oluşturmak gerek. Teknik konularda kelimelerin çoğu Arapça gibi gözükse de eninde sonunda ya İran kö­kenli ya Türk kökenli.

 

A.Karadağ: Belki de teknik bir sözlük yap­mak lazım, iyi bir hizmet olur.

 

A.Bir: Tercümeler yapılırken bir taraftan da sözlükler, kitaplar oluşturulması lazım tabii. Mesela “rubu tahtası”yla uğraşırken kitabın arkasına bir sözlük yaptık. Siz, rubu tahtasını gördünüz değil mi? Mesela benden sonra rubu tahtası ile çalışan kişi, artık benim kadar zorluk çekmeyecektir. Şimdilerde Uluğ Bey’le uğraşıyorum. Uluğ Bey, bir şeyler söylüyor; ama o söylediğiyle neyi kastediyor? Yani astronomik bir kav­ramdan bahsediyor, siz eğer astronomiyi çok iyi biliyorsanız onu çıkartabiliyorsunuz. Eğer bu çıkarımı bir sözlük hâline getirirse­niz, o zaman sizden sonraki nesil bundan faydalanır.

 

F.Kafalı: O da başka bir alanda geliştirir. Yani bununla uğraşmaz, en azından yani başka bir alana geçiş yapar.

 

A.Bir: Tabii. Mesela Uluğ Bey Farsça ya­zıyor.

 

F.Kafalı: O dönemde birçok bilim adamı Türk; ama Arapça ya da Farsça yayınlar yapıyor.

 

A.Bir: Benzer bir durum Batılılarda da var, Latince yazıyorlar. Onlar da sonradan bunu anlamışlar. Mesela Leonhard Euler kör oluyor, kör olunca Latince bilen sek­reter bulamıyor, zorunlu olarak yardımcısı­na Almanca dikte ediyor. O zaman bir de bakıyorlar ki matematik Almanca da olu­yormuş. O zaman alışıyorlar ve diyorlar ki Almanca ile daha güzel oluyor, anlamadığı­mız şeyleri anlamaya başlıyoruz.

 

F.Kafalı: Belki konunun dışına çıkıyoruz; ama siz, üniversitelerde eğitimin Türkçe mi yoksa yabancı dil mi olmasını savunuyor­sunuz?

 

A.Bir: Ben Türkçe olması taraftarıyım. Almanya’da okudum; Almanlar, İngilizce eğitim yapmaz, onlar aptal değiller. Ameri­kalılar da gidip Japonca eğitim yapmazlar, değil mi?

 

A.Karadağ: Japonlar da İngilizce yap­mazlar.

 

A.Bir: Fakat biz aptal gibi yapıyoruz, ben bunu anlamıyorum. Anlamıyorum ve hü­kümet de yabancı dille eğitimi destekliyor. Bir de yeni bir şey çıktı, rektörler diyorlar ki “Anneler babalar istiyor!” Şimdi çok iyi Türkçe biliyorsanız, zaten bunlar sizin için problem değildir. İcabında çevirirsiniz, an­latırsınız. Ama efendim, gelen yabancıyla konuşamıyormuş, zannediyorlar ki üniver­site dil öğrenilecek yerdir. Değil, hiç değil, üniversite meslek öğrenilecek yerdir. Mes­leği de istediğiniz lisanda yaparsınız, daha kolay öğrenir ve anlarsınız.

 

A.Karadağ: Osmanlı Devleti’nin yükseliş ve yıkılış dönemlerinin bilimle olan irtibatını nasıl kurabiliriz? İstanbul’un fethi gibi bü­yük başarılarda bilimin katkısı ne düzeyde­dir? Osmanlı’yı yıkılmaya doğru götüren süreçte sizce kırılma noktası hangi olay/ olaylardır?

 

A.Bir: Şimdi şöyle, Osmanlı’nın yaptığı taktik hatalar var. Benim gördüğüm kada­rıyla yapılmaması gereken şeyler var. Bu bizim klasik dönemdeki insanlarımız, yani Birunilerin, Tusilerin yaşadığı dönemde müthiş bir tevazu var, serbestlik var. Zalim hükümdarlar var; fakat bu ilim adamları, onlara bile karşı çıkıyorlar. Mesela Kadı­zade, yardımcısını işten uzaklaştıran Uluğ Bey’i protesto ederek medreseye gitmiyor. Bu şekilde Uluğ Bey’i kararından vazge­çiriyor. Yani günümüzde bile bu şekilde direnebilmemiz ya da fikrimizi açıkça söy­leyebilmekte zorlandığımıza göre dönemin ne kadar hoşgörülü olduğunu anlarsınız, değil mi?

 

F.Kafalı: Yani bağımsızlık olmazsa olmaz diyorsunuz.

 

A.Bir: Evet bağımsız olması lazım diyoruz; ama genellikle düşüncelerimizi ifade etme­de çekinir hale geldik...

 

A.Karadağ: Özellikle Fatih Camii’nin res­torasyonu sırasında güneş saatinin ona­rımında sizin katkılarınızın olduğunuzu bi­liyoruz. Güneş saatlerinin önemi nereden geliyor? Bize biraz güneş saatlerinden bahseder misiniz?

 

A.Bir: Şimdi güneş saati konusu benim ilgimi celbetmişti. Güneş saatleri hakkında Mayer adında, padişahın bir saatçisi var İs­tanbul’da. Abdülhamit zamanında geliyor İstanbul'a.

 

F.Kafalı: Mekanik saat?

 

A.Bir: Evet, mekanik saat... Mayerler 3 nesil; dede Meyer, baba Meyer, bir de torun Meyer var. Torunun çocuğu olma­dığından ölünce bu müessese şimdi ye­tiştirdikleri Türk ustalar tarafından devam ettiriliyor. Karaköy’de hâlâ bir mağazaları var. Meyer, İstanbul’daki güneş saatleri üzerine bir kitap yazmış, 80’li yılların ba­şında bir ilaç fabrikası (Sandoz) tarafından yayımlamıştı o kitabı. Benim de Meyer konusunda ilginç bir anektodum var. Biz Kazım hocayla bu sempozyumlar tertipli­yoruz, güneş saati konusunu en iyi Mayer (torun Mayer Meyer) bilir, dediler ve bizde ondan sempozyuma bir bildiri vermesini talep ettik. Meyer bir bildiri vermeyi kabul etti. Sempozyum açılışında düzenlenen kokteyle eşiyle geldi, ertesi gün bildiriyi sunacağını da söyledi; ancak, ömrü vefa etmedi o gece öldü. Meyer çok bilgili bir adamdı, onun bir anektodu daha vardır, ben onu çok ilginç bulurum. Meyer, Beyazıt ku­lesine gidiyor; Beyazıt kulesi eskiden gezile­biliyordu. Kulede tıpkı Greenwich’te olduğu gibi gemilerin saatlerinin ayarlanması için bir siyah top vardı, saat ayarı için öğle saat tam 12’de aşağıya indirilirdi. Beyazıt kulesini ge­zerken saati ayarlayan adama, sen bu saati ne güzel ayarlıyorsun bakıyorum milim şaş­mıyor, diyor. Adam da ben Kadıköy’den geli­yorum, Karaköy’den geçerken hep Meyer’in mağazasından saati ayarlıyorum, onun için hep tutuyor, diyor. Meğerse Mayer ona ba­kar, o da Mayer’e bakarmış. Çok hoşuma gidiyor, enteresan bir şey yani. Bu adam, İstanbul’daki güneş saatlerinin ne kadar perişan bir durumda olduğunu o küçücük kitabında yazdı, İstanbul’un güneş saatleri diye. Bu kitaptan çok faydalandım. Kendim de tabii bütün bu camileri dolaşıyorum. Şim­di güneş saatinin şöyle ilginç bir tarafı var, namaz saatleri güneşin konumuna göre tanımlandığından namaz saatleri en doğru onlarla belirlenebilir. Tabii bu güneş olduğu sürece geçerli... Fakat bakıyorsunuz güzel bir güneş saati var, kırılmış, çubuklar yok olmuş, efendime söyleyeyim duvarlar par­çalanmış, restorasyonda birçok şey gitmiş, silinmiş, yerini göremiyorsunuz. Araya araya onları duvarlarda bulabiliyorsunuz, bazılarını ise tamamen silinmiş.

 

F.Kafalı: Bütün camilere mi yapmışlar hocam bu saatlerden, yoksa selâtin ca­milerine mi?

 

A.Bir: Büyük camilerde var, çünkü ora­da camiyle ilgili bir muvakkithane oluyor ve buradaki muvakkitin görevlerinden bir tanesi de güneş saatlerini duvara çizmek oluyor. Genellikle baş muvak­kit bunları çiziyor. Orada muvakkitlerin isimleri de var. Fatih Camii’nin restoras­yonunun başladığını duyduk. Hemen İstanbul Üniversitesi Bilim Tarihi Bölü­münde Mustafa Kaçar ile -birlikte ça­lıştığım kişi- restorasyonu yapan müte­ahhide gittik. Güneş saatini de restore etmenin tam sırası, bunu yapalım, çalı­şır hâle getirelim, her yer restore edilir­ken güneş saati böyle perişan bir hâlde olmasın, dedik. Kabul ettiler ve bizden bir rapor hazırlamamızı istediler. Biz de oturduk bir rapor yazdık. Çubukların hesabını filan yaptım. Hazırladığımız raporu kurula sunmamız gerektiğini ve kurulun onayından geçmesinden sonra bu işe başlayabileceğimizi söylediler. Kurula raporu bizler sunduk. Güneş saatlerinin durumu çok perişan, biz bu saati restore etmek istediğimizi belirttik. Baktılar, tamam dediler, hazır orada is­keleler de var. Çubuklar imal edildi ve yerlerine takıldı. Yalnız bunları görmek için içini boyamak lazım, yoksa uzak­tan görünmezse olmaz. Onu da kabul ettiler, onlar da boyandı, saatlerin ne anlama geldiği hakkında üç dilde tabe­lalar hazırladık. Müteahhit Yusuf Yılmaz onları da koydu. Yani Fatih Camii'ne giderseniz güneş saatinin restore edil­miş hâlini görebilirsiniz. İstenirse güneş saatinin nasıl çalıştığı oradan öğrenebi­lir. Bu iş tutunca biz Ayasofya’ya gittik, Ayasofya’da da iki adet güneş saati var. Burası, Kültür Bakanlığına bağlı, Müze Müdürü ile konuştuk, tamam dedi.

Yatay güneş saati var bir tane; ama üstü tama­men silinmiş. Mermerin üzerine bir şey kazıttı­ramayacaklarını söylediler. Cam üzerine yapın ki altı gözüksün, dediler. Şimdi cam olunca tabii biraz problemli oldu. Biz oraya dönemine uygun bir Osmanlı güneş saati tasarladık. Fakat saati imal eden Ahmet Demirtaş opal bir cam temin edemedi. Güneşin camın içine girmemesi lazım. Öyle olunca oradaki güneş saati biraz problem­li oldu. Bir de ikinci bir problem çıktı. Onu, ta­bii ben düşünemedim, malzeme bilgisi gerekli. Cam, boya tutmuyor, yani biz onu koyduk oraya ama kar yağıyor, yağmurlar yağıyor ve boya atı­yor. Şimdi hava koşullarına mukavim bir malze­me uygulanacak.

 

F.Kafalı: Neredeydi hocam bu yatay güneş saati?

 

A.Bir: Ayasofya’nın hemen girişinde; ama şim­di kapatmışlar orayı. Ondan sonra bir tane de düşey saat var. Bu saatin restorasyonu sırasın­da 500 yıllık mermer taş birkaç parçaya ayrıldı. Mulaj çıkarılarak bir kopyası oluşturuldu. Özgün saat müzeye kondu. Çubuklar hesaplandı ve bu günlerde özgün yerine konacak. Bu İstanbul’da bulunan en eski saat (933/1527 tarihli). Bir de Yerebatan Sarayı (sarnıç) üzerinde yapılması dü­şünülen parkta yer alması öngörülen bir yatay saat var. Bunu Osmanlı usulüne uygun ancak günümüz anlayışına yakın bir şekilde tasarladık. Henüz yerine konmadı.

 

F.Kafalı: Taş üstüne mi yapacaksınız?

 

A.Bir: Biz madeni olmasını istedik, ancak Bele­diye yetkilileri mermerden olmasını uygun buldu.

 

F.Kafalı: Güneş saatlerini farklı kılan nedir sizce?

 

A.Bir: Şimdi güneş saatinin prensibi bellidir. Prensipten ziyade her güneş saatinin sanatsal özelliğidir. Yani güneş saatini ilginç kılan taraf, sanat tarafıdır. Bir tasarımcı ile birlikte çalışma­nız gerekir. Ona diyeceksiniz ki bak kardeşim şu çizgiler bulunmalı, örneğin ekranın üzerinde Osmanlı üslubu hâkim olsun, işte mukarnas süslerle süsleyelim, fakat modern bir saat olsun, bahçe tasarımı dairesel, bu da dairesel bir saat olsun. Saat parkın ortalarında bulunun, insanlar gelsin, saatin nasıl çalıştığını öğrensin. Yani gü­neş saatinin gösterdiği saatle kolumuzdaki saa­tin arasındaki ilişkiyi anlasın, zaman üzerine biraz düşünsün, güneş saatinin özelliklerini irdelesin.

Rubu tahtası diğer bir ilginç konu, size TEKDER’deki seminerde anlattım. Rubu tahtası, Osmanlı’nın bilgisayarı gibi de­ğerlendirilebilir, Osmanlılar günlük hayatta karşılaştıkları pek çok konuyu bu alet vası­tasıyla çözmüş. Rubu tahtası hakkında bir şey yazmış olmayan Osmanlı bilim ada­mı yok gibi. Ben inceledim eğer bir bilim adamı, matematiksel bir şeyler yapmışsa, astronomi ya da matematikle ilgili bir şey­ler yapmışsa, muhakkak bir rubu tahtası risalesi yazıyor. Kısaca Rubu tahtası bir Osmanlı buluşu olarak değerlendirilebi­lir. Kendilerini bu konuya odaklamışlar. O bakımdan ilginç... Mesela Avrupalılar, rubu tahtasını bilmiyorlar. Onlar usturlabı biliyor­lar. Rubu tahtasını bilmedikleri için de on­dan fazla bahsetmiyorlar.

 

F.Kafalı: Pratik bir zekâ...

 

A.Bir: Zekâ orada gösteriyor kendisini. Zaten güneş saati tekniği de bunun gibi, mesela Romalı da saat yapıyor. Fakat Roma saati ile Osmanlı saati arasında çok büyük farklar var. Mesela Yunanlılar ve Romalılar gölgeyi bir çukurun içine düşür­meye çalışıyor; o yüzden saatleri küresel türden. O da güzel bir yöntem; ama Os­manlılar, bir İslam dönemi buluşu olan yer eksenine paralel polos’u da kullanarak, yere dik bir çubuk olan gnomon’la birlikte çok daha hassas saatler oluşturabilmişler­dir. Avrupalılar sonradan bunları almışlar, kendi güneş saatlerinde kullandılar. Ama bizim Osmanlı güneş saatini mesela, faz­la bilmiyorlar. Geldikleri zamanda hayretle bakıyorlar ve çok ilginç buluyorlar.

 

A.Karadağ: Osmanlı saatine göre şu an saat kaçtır?

 

A.Bir: Osmanlı, her zaman aynı saat sis­temini kullanmadı. Osmanlı, 18. yüzyıldan sonra özellikle 17. ve 18. yüzyıldan sonra, mekanik saat çıktıktan sonra, saat siste­minde bir reform yaptı. Şöyle yaptı, me­kanik saati kullanabilmek için, referans noktasını, yani başlangıç noktasını güne­şin batışına kaydırdı. Bu tür saatlere gurubî saat deniyor. Gurubî saatte güneş battığı zaman 12 oluyor. Her gün mekanik saati biraz ayarlamaları gerekiyor; 12’de bir top patlıyor ya da Beyazıt kulesinde ışığın ya­nıp yanmadığına bakıyorlar.

 

F.Kafalı: Yani akşam namazı vakti...

 

A.Bir: Evet, akşam namazı esastır. Akşam ezanı, yani saat 12’ye buluşalım dendiğin­de, akşam namazından sonra yemekte buluşalım, yani yatsı namazına kadar olan zamanda gel konuşalım, anlamına geliyor. Bu tanıma göre günün başlangıcı yıl süre­since sürekli periyodik olarak kayar. Güneş saatlerini bu tanıma göre tasarlamışlar. Şimdi mesela Babilliler güneşin doğuşunu referans alırlar, İslam’da ise batışı önem taşır. Bazı kültürlerde öğleyi referans alırlar. Bizim bugün kullandığımız saat sisteminde referans noktası öğle saatidir. Bu tür saat­lere zevali denir. Başlangıç aynı zamanda gece yarısına da kaydırılabilir, bu durum­da günümüzde olduğu gibi gece yarısın­da yeni gün başlatılır. En kullanışlı zaman sistemi budur. Yeni günü öğle saatine kay­dırırsanız, yani bir günün başlangıcı kafa karıştırır ve hatalara neden olabilir. Benim için bunlarla uğraşmak çok heyecan veri­ci. Bilim tarihinin bu koluna gnomon’dan türetilerek gnomonik (güneş saatleri bilimi) deniyor.

Benim kafamı çok meşgul eden bir di­ğer konu değirmenler oldu. Değirmen su bakımdan beni çok ilgilendirdi -çarpıldım âdeta öğrendiğimde- o bir Anadolu bu­luşudur. Onu da kim söylüyor? Strabon söylüyor. Roma döneminde. Amasyalı Strabon yazdığı kitapta diyor ki burada Mitradates Krallığında, kralın sarayında ilk değirmen yapıldı!

 

A.Karadağ: Su değirmeninden bahsedi­yoruz değil mi?

 

A.Bir: Yel değirmeni daha sonra…

 

A.Karadağ: Bahsettiğimiz tarih ne zaman, Strabon'un yaşadığı tarih?

 

A.Bir: MÖ. I. yüzyılda. Ondan sonra Mitra­dates Krallığı’nın yeri de bugünkü Niksar. Ben bunu öğrencilere anlatıyorum tek­noloji tarihinde. Ondan sonra öğrencile­rin bazıları tabii Niksar’a gidince, en eski değirmen burada yapılmış diyor. Bir gün baktım telefonda belediye başkanı Duran Yağdigar “Hocam”, dedi, “sen böyle laflar ediyormuşsun, doğru mu?” "Doğru", de­dim. Siz bunu niye lanse etmiyorsunuz? Oranın insanı bunu bulmuş. Değirmen bü­yük buluşlardan bir tanesidir. Yani bugün bilim tarihine baktığınız zaman, tekerleğin bulunuşu kadar önemlidir. İlk defa hayvan gücü, insan gücünün dışına çıkıyorsunuz ve su gücünü kullanmaya başlıyorsunuz. Ondan sonra rüzgâr ve buhar gücü ge­liyor. Ondan sonra da elektrik gücü ve nükleer güç filan geliyor. Yani röper nok­talarından bir tanesi... Bu çok önemli, yani bu Anadolu insanı demek ki büyük bir buluş yapmış o zaman. Ve Romalı­lar, bu buluşu o kadar benimsemişler ki gittikleri her yere değirmenler yapmışlar, Romalıların öyle bir özelliği var. Bunu da askeri birlikleriyle yapıyorlar. Askeri birlik­lerinde birer mühendis var, bu birliklere lejyon deniyor. Her lejyonun kadrosunda fabric denen bir mühendis var, işte fab­rika lafı da oradan geliyor. Bu mühendis lejyonla birlikte hareket ediyor. Her lej­yonun kendi damgalı tuğlası var, kendi imal ettiği silahlar var. Bu birlik gittiği yerde ekmeğini, ununu yapabilmek için bir değirmen kuruyor. Bunu nereden biliyoruz, bu mühendis­lerden biri Vitruvius adında biri. Vitruvius, bildiklerini kitabında yazıyor ve bu kitabı İmparator Augustus’a sunuyor; Mimarlık Üzerine 10 Kitap. Bu kitabı okuduğunuz zaman, değirmenin tarifini ve çalışma prensibini buluyorsunuz. Ama ilk çıkış yeri burası, Niksar. Onun üzerine ben Niksar’a çok gittim. Bir nevi ikinci vatanım oldu orası. Gerçekten çok bol suyu var. Neden bol suyu var? Tektonik bir yer, daha doğ­rusu altında kuzey Anadolu Fayı geçiyor ve fayın geçtiği yerler hep suyu bol yerler. Fay hatları tabakaları kırıyor ve buralardan dışarıya fışkırıyor. En mümbit yerler oraları oluyor bu yüzden. Bu kaynakların büyük bir bölümü maalesef şimdi HES oldu.

 

A.Karadağ: Peki, değirmen bulabildiniz mi, bulduğunuz veya bildiğiniz en eski de­ğirmen nerede?

 

A.Bir: Buldum; ama belediye reisi poli­tikaya biraz fazla kapıldı. Seçim endişe­siyle ilk heyecanını kaybetti ve beni artık aramaz oldu. Belki bir gün yine heyecan geri döner ve bir iki eski değirmeni restore ederek insanlarımıza kazandırırız.

 

A.Karadağ: Değirmenlerle ilgili yazmış olduğunuz bir kitap da var.

 

A.Bir: Burada var mı bilmiyorum, varsa size göstereyim. Bunu temin ederseniz Anadolu değirmenleri konusunda bir fikir edinebilirsiniz, yurdumuzda ve hatta dün­yada bu konuda yazılmış ilk ve tek kitaptır.

 

F.Kafalı: Genelde Mustafa hocayla yazı­yorsunuz.

 

A.Bir: Tabii beraber yazıyoruz; çünkü ben ondan çok yararlanıyorum. O, bir kere çok iyi Farsça biliyor, Arapça biliyor. Birlikte ça­lışmamız şöyle gelişti. Hocası Ekmelettin İhsanoğlu İstanbul Üniversitesi’nde Bilim Tarihi diye bir bölüm açtı. Ondan sonra ben bu sempozyumlarda filan gelip gider­ken bir gün, “Atilla, bizim orada teknoloji tarihi dersi verir misin?” diye sordu. Olur, dedim. Oraya geçince buradaki hoca­larda ilişkilerim arttı. Fakat onlar genelde olaylara tarih gözüyle bakıyorlar. Beraber çalışmaya başlayınca çok yaratıcı olmaya başladık.

 

F.Kafalı: Disiplinler arası birliktelik…

 

A.Bir: Evet. Bu husus bizim en büyük zaafımız, biz genellikle 2-3 kişi birlikte ça­lışmaya alışmamışız. Bunu öğrenmemiz lazım. Ancak o zaman işler iyi yürüyor. Siz diyorsunuz, burası olmamış filan, karşılık­lı tartışıyorsunuz, birlikte çalışıyorsunuz. O mesela, Mustafa, çok iyi çizim yapar. Burada çizimler, değirmen kesitleri filan var. Mesela bu gördükleriniz, bizim birlikte oluşturduğumuz çizimlerden bir tanesi.

Bu çizimler bazen haftalarca sürüyor; il­kin incelenen konunun örneğin Datça yel değirmenlerinin her tarafı ölçülüyor. Daha sonra bu bilgileri kâğıda döküp çizimler oluşturuluyor. Şimdi benim mesleğimle ilgili bazı konuların değirmenle ilgili olduğu­nu biliyor muydunuz? Yel değirmenle­rinde iki tane önemli kontrol konusu var: rüzgârın yönü, taş hızı ve buna bağlı taş mesafesinin ayarı. Otomatik kontrol ta­rihi değirmencilere çok şey borçludur. Watt buhar makinesini inşa ederken hep değirmencilerin yanına gidip onla­rın bunu nasıl başardıklarını incelemiştir. Türettiği Beygir Gücü Kavramı (PS) bir at değirmenindeki atın üzerinde yapılan deneyler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bugün güç birimine bu nedenden do­layı Watt adını veriyoruz.

 

A.Karadağ: Peki hocam, ikidir gün­deme geliyor, ilk soruya cevap verirken de gündeme gelmişti, şimdi sanırım geçmişte incelediğimiz devirlerde daha böyle disiplinler arası bilgiye sahip bilim adamları söz konusuydu. Bugünse ih­tisaslaşma-uzmanlık dediğimiz bir kav­ram var. Bunların hangisi sizce daha doğru, yani sadece sayısala odaklanan bir kesim olması…

 

A.Bir: İkisine de ihtiyaç var, diye dü­şünüyorum. Ama benim çalıştığım ko­nulara bakarsanız, çok yönlü olmanız gerektiğini anlarsınız. Her şeyden anla­manız gerekiyor, paletinizin geniş olması lazım. Ama siz, eğer elektroniğin yahut fiziğin sadece belirli bir konusunda çalı­şıyorsanız, o zaman bu sizin derinleşme konunuz olur. Yani o zaman paletinizi geniş tutmanız sizin yoğunlaşmanıza mani olabilir. Ama buna karşın örneğin fizik tarihini yazacaksanız, bilgi tayfınızın çok geniş olması lazım. Yani bu tutum yerine göre çok farklı değerlendirilebilir. Ben de eskiden, otomatik kontrolcüy­ken dar bir alanda çalışıyordum. Bu ko­nuda bilimsel yazılarım da var ve 6 ila 7 arasında doktora öğrencim de oldu, yani bilimsel yönden çalışmalarda da bulundum. Uzun bir süre çok dar bir alanda çalışmak ihtiyacını hissettim.

 

F.Kafalı: İnce çalışıyorsunuz yani?

 

A.Bir: İnce... Matematiğin bilmem nesi­nin bilmem nesiyle uğraşıyorsunuz.

 

A.Karadağ: Bir konuda ince olup diğer konularda da bu şekilde paletiniz geniş olursa, herhâlde daha derli toplu bir in­san olursunuz.

 

A.Bir: Yani şöyle, ben şu anda bir nevi bu işin meyvelerini yiyorum. Belki insan gençken dar bir alanda çalışabilir. Ama yaşlı olduğu zaman, böyle geniş bir pa­lette çalışmak çok daha zevklidir.

 

A.Karadağ: İyi bir bilim adamı veya mühendis olmak için bilim tarihinden ne kadar haberdar olmak gerekir?

 

A.Bir: Bence bir kere bizim kompleks­lerimizden arınmamız için, bilim tarihi­ni bilmemiz lazım. Bilim tarihimiz çok zengin ve incelenmemiş hâldedir. Ben, bunu hep söylüyorum: bilim tarihimiz işlenmemiş toprak... Daha, çok yapıla­cak iş var, herkese de yol gösteriyorum yapın diye; fakat zor. Yapabilmek için de kültürlü olmak lazım, geniş olmak la­zım ve birlikte çalışmak lazım. Ben niye muvaffak olduğumu anlamışsınızdır. Ben, eğer bu geniş çalışma grubuyla çalışmasaydım olmazdı. Bizde bir ki­tap yazıldığı zaman, herkes hep birinci isim olmak isteniyor, hatta bir ikinci isim olması istenmiyor, bu çok yanlış. Hele bilim tarihinde, on isimli çalışmalara bile rastlanabilir. Çünkü herkesin katkısı ola­bilir ve bu birlikten güç doğar.

 

A.Karadağ: Hocam, sizin gibi bu yolda olan insanlara tavsiyeleriniz varsa, on­ları alabiliriz.

 

A.Bir: Bu yollara girilecekse uyumlu olmalı, yapılmamış şeyleri yapmaya ve kültür hazinenizi hep geliştirmeye çalış­malısınız.

 

F.Kafalı: Teşekkür ederiz hocam.

 

A.Bir: Ben teşekkür ederim.  

Yorum Yazın
(Lütfen karakterleri girin.)
Yorumlar