Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu
3518 kez okundu

Pdf Olarak İndir


.

F.Kafalı- Hocam, ülkemizde bir yabancı hayranlığı olduğu malum, bu durumu bir çok alanda görmek mümkün. Aynı konuyu Yusuf söylediğinde dikkate alınmazken Josef söylediğinde pür dikkat dinleniyor. Mesela Mike Judgeson'ın açıklamaları var. Kimdir Prof. Mike Judgeson?

 

M.Kadıoğlu- Mike benim. Aynı şeyleri defalarca yazdığım hâlde kimse tarafından dikkate alınmadığını fark ettim. Bu sefer dedim ki “Mikdat'ı Mike, Kadıoğlu'nu da Judgeson yapayım." Yaptım; Türkçe birebir çeviri gibi oldu, ama olsun.  Aynı şeyleri bir de Mike'ın ağzından bir kez daha yazdım. Bu sefer Mike için “İşte bizi çözmüş bir adam!” diye hemen aradılar ve görüşmek istediler. Aralarında önemli bürokratların da bulunduğu birtakım insanlar “Hocam, biz Mike'la nasıl görüşebiliriz?” diye sordular bana. Bu memlekette içerden çözünce olmuyor, biraz dışarı çıkmanız ve oradan çözmeniz lazım. Tanzimat'tan beri böyle bir yabancı hayranlığı var bizde. Allah sonumuzu hayretsin yani ne diyeyim.

 

F.Kafalı- Sonra tabii açıkladınız durumu.

 

M.Kadıoğlu- Evet. “Mike benim.” dedim. “Hocam, amma yaptın yahu, ne adamsın!” dediler. Şok oldular Mike’ın ben olduğunu öğrenince. “Asıl siz ne adamsınız!” diyecek olan bendim; ama diyemedim. Yani sonuçta Türkiye'de bitmek bilmeyen bir acayiplik, bir yabancı hayranlığı var. Ha bir de politikacılara duyulan hayranlık da biraz acayip. Herhangi bir yerde herhangi şekilde bir politikacı bulunmuş olsun, hemen etrafı sarılıyor. Birkaç dal yüzünden arkadaki devasa ormanın görünememesi, görülememesi gibi bir durum doğuyor. Türkiye'de birçok şey yapılıyor kuşkusuz; ancak kalite de bilimsellik de çok düşük maalesef. Nitelik yerine nicelik daha öne çıkıyor. İşte binanın büyüklüğü, öğrenci mevcudu gibi sayısal ifadeler öne çıkıyor. Şimdi yeni üniversitelerdeki manzaraya bir bakın. Ne kadar çok öğrenci aldık, ne kadar çok bina yaptık diye övünüyorlar. Ama ya eğitim-öğretim kalitesi, ya laboratuarların yeterli olup olmaması vs. Meselenin bu kısmına değinen yok niyeyse.

 

F.Gündoğan- Şehirler için de aynısı geçerli mi hocam?

 

M.Kadıoğlu- Şehirler için de öyle işte. “TOKİ bu kadar bina yaptı.” deniyor. “Şu kadar km uzunlukta yol yaptık.”, “Dünyanın en büyük adliye sarayını yaptık.” Deniyor. Bunlar şimdi övünülecek şeyler mi sizce? Bana göre asla değildir. Ama biliyorum ki bunun da bir alıcısı vardır yani, her şeyde olduğu gibi. 

 

F.Kafalı- Ecdat dünyanın en büyük, en estetik yapısını yaptım demiyor Süleymaniye veya Selimiye için. O yapıyı yapan mimar gidiyor Şemsipaşa (Kuşkonmaz) Camii'ni de yapıyor. Büyüğünü de aynı adam yapıyor, küçüğünü de. 

 

.M.Kadıoğlu- Mütevazılık çok önemli. Orada bir ruh var yani. Beton kalıbın hacmi veya kütlesi değildir önemli olan, o yapının sizde ifade ettikleridir. Bir de hep bu 16. yüzyıl camilerini yapıyoruz, sanki cami mimarisi donmuş, başka bir form yokmuş gibi davranıyoruz. Bilmeyen biri, Ataşehir'deki Mimar Sinan Camii'nin 16. yüzyılda yapıldığını zannedebilir.

 

F.Gündoğan- Bir yüzyıl sonra bu konuşulabilir, evet. 

 

M.Kadıoğlu- Mimar Sinan, 16. yüzyılda bu camiyi yaptı ve ona adını verdi, denilebilir. Taklitten öteye giden bir bakış geliştiremedik. Ne ince ayrıntılarda ne kalitede varız. Kaba ve genelgeçer işlerle övünüyoruz. Çılgınlıkla ve büyüklükle övünür hâle geldik. Çılgın lafının ben pozitif bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çılgın sıfatı da pozitif bir sıfat olup çıktı yani. E madem rağbet bu yönde, “Çılgın profesör” olarak yazın bari beni de. “Reklamın iyisi kötüsü olmaz.” derler ya.

 

F.Gündoğan- Manşeti böyle atalım. 

 

M.Kadıoğlu- Madem çılgınlık güzel bir şey, biz de çılgın profesör olalım. Diğer yandan kelimeler ve onların karşıladıkları anlamlar zamanla değişiyor tabii. Japonya'ya gitmiştim. Orada Kobe Depremi’ne “Great Kobe Earthquake” dediklerini görünce şaşırmıştım. “Great” kelimesi bana pozitif, yani ululama gibi geliyordu o zamanlar.

 

F.Gündoğan- Eskiden hatırlar mısınız İBB'nin ismi de öyleydi: Greater İstanbul Municipality

 

M.Kadıoğlu- Depreme de öyle diyor adamlar. 

 

F.Kafalı- Bu sadece Japonya'da böyle değil ki. Türkiye'de de “Büyük İstanbul depremi ne zaman gelecek?” diye soruyorlar mesela. 

 

M.Kadıoğlu- Ben hesapladım geçenlerde, 2016 diye çıktı. Fay ucunun biri İzmit'te bir diğeri de Şarköy’de kırılmış. Ortası boş, kırılmamış. Geçenlerde Şarköy’e teknik geziye gittiğimizde, en son şu zaman kırıldı, şu kadar yılda bir kırılıyor ortalama, şeklinde anlattılar bize. Topladım, çıkardım baktım 2016 yılı çıkıyor. Daha 2 senemiz var. Aslında deprem yarın olacakmış gibi hazır olmak gerekiyor tabii. Einstein’a sormuşlar “Deprem ne zaman olacak?” diye. O da “Yarın!” demiş. Durma, git de hazırlan yani. Nasrettin Hoca’nın hikâyesi de bu duruma benzer. Hocaya sormuşlar, “Dünyanın merkezi neresidir?” diye. Hoca da “Burasıdır.” Demiş ve eklemiş tabii: “İnanmazsan ölç de bak!” Bir şeyler yapılıyor; ama olması gerektiği gibi değil. Canlı; ama taze değil. Bizim Maçka'da şöyle bir fıkra anlatılır: 90 yaşında bir nine pazara gitmiş, balık alacak. Leğende balıklar kuyruk sallayıp yüzüyorlar. Demiş ki “Uşağım, bunlar taze midur?” “Görmüyor musun, canlı!” demiş balıkçı. Nine, “Ben de canlıyım; ama taze değilim.” demiş. Yani, canlı olmak yetmiyor. Bina yapmak yetmiyor. Okul, üniversite, tabela koymak yetmiyor. Biraz içini doldurmamız gerekiyor. Bakıyorsunuz şimdi, Türkiye'de yapılan işlerde birçok mühendislik hataları oluyor. Yeni yetişen nesil, bu mühendisler, Mimar Sinan'ın devrini de geçtik, Osmanlı'nın yıkılış devrinin mühendislerini bile yakalayamıyorlar. Mesela Fulya'da Ihlamur Deresinde kasr var bir tane… 

 

F.Kafalı- Ihlamur Kasrı. Ben oradan geliyorum hocam. 

 

M.Kadıoğlu- Ihlamur Kasrı’na git bak. Resmini çek. Subasman kotu yüksek, merdivenlerle çıkılıyor. Yapan, dere yatağına yaptığını biliyor binayı. Çarşamba Ovası’nda da evler direkler üzerine yapılırdı eskiden. Su gelsin geçsin altından, bina zarar görmesin diye. Şimdi sen Ihlamur Kasrı’nın oraya git de bak, yeni yetme diplomalı IPhone'lu, laptoplu mühendisler sıfır giriş yapıyor. Yani dere yatağına ev yaptığının farkında bile değil ya da işine gelmiyor. Korkunç bir medeniyet gerilemesi var.

 

F.Gündoğan- Şehri planlarken birçok şeyi dikkate alıyoruz aslında; ama iklim ya da rüzgâr dikkate alınıyor mu?

 

F.Kafalı- Burası önemli hocam. Bir yazınızda, “Şehir planlama hayati bir konudur.” diyorsunuz. Şehir planlama neden hayati bir konu olsun? 

 

M.Kadıoğlu- Hayatiyeti şuradan geliyor. 2003 Ağustos ayında Fransa'da 35.000 kişi öldü sıcak hava dalgası yüzünden. Şimdi, sıcak hava dalgası nerede etkili olur? Büyük kentlerde, apartmanlarda, beton oranı yüksek olan yerlerde olur. Apartmanların üst katlarında yaşayan yaşlı ve kilolu insanlarda ve astım hastalarında, ayrıca çocuklarda ölümcül oluyor. İstanbul'a bakıyorsunuz, zenginler artık apartmanlarda oturmamaya başladı. Ormanların içindeki villalarda falan oturmayı tercih ediyorlar. Orta kesim ve fakirler, balık istifi gibi üstüste dikilmiş apartmanlara doğru yöneldiler. Gecekondularını satıp apartmankondu yapıyorlar. Apartmanların üst katında yaşayanlar sıcak hava dalgasında nasıl hayatta kalacaklar? Yaşlısı, kilolusu, hastası var. Dünyada inşaat yapılırken uyulması gereken “yeşil oranı” diye bir şey var. Bizde yeşil oranı yok. Şimdi cadde ve sokaklar da rüzgâra göre yapılmıyor. Eskiden İzmir’de cadde ve sokaklar rüzgâra dik yapılırdı ki kara ve deniz meltemi içeri girip çıksın hem içeriyi temizlesin hem de insanların konforu artsın, rüzgâr olsun diye. Şimdi denize karşı âdeta Çin Seddi kuruluyor, o çevre anlayışı hak getire. 

 

F.Gündoğan- Makro ölçekte İstanbul'un şu bölgesi için mutlaka boş bırakılması lazım, orası bütün İstanbul'un hava koridorudur, diyebileceğimiz bir yer var mı?

 

M.Kadıoğlu- Bir kere İstanbul'un rüzgârı lodos, poyraz yönünde. Yani kuzeydoğu, güneybatı... Binalar yapıldığı zaman ince taraflarının rüzgâr yönüne gelmesi, ona göre inşa edilmesi lazım. Yollar da caddeler de rüzgâr yönü dikkate alınarak yapılmalı. 

 

F.Kafalı- Bitişik nizam olduğunda binanın ince kısmı da gelse kalın kısmı da gelse fark etmez.

 

M.Kadıoğlu- O zaman Çin Seddi yapıyorsun demektir oraya. Binalardan bir set oluyor. Dünyada sıfır karbonlu şehirler, yeşil şehirler yapılmaya çalışılıyor. Yeşil damlı, beyaz damlı… Şehrin rengi de önemli. Yoğunluğu, binanın şekli, iklimlendirilmesi hepsi önemli yani. Bir de şöyle bir şey var, mesela Almanya’ya gidin 1 milyondan büyük şehir yapılmaz, buna izin vermezler. Şimdi İstanbul’a biz dev bir şehir yapacağız, deniliyor. İstanbul gibi bir yerde yeni bir şehir daha kurulduğunu farz edelim. Bu İstanbul’un ne kadar suyu var, havzalarda ne kadar suya ihtiyaç duyulmakta, mevcut su ne kadar insanı besler, şehre ne kadar yol yapılabilir, bu yollar ne kadar insan taşır, gerçi ne kadar insan taşırdan ziyade ne kadar araba taşır diye sormak lazım vs. yüzlerce soru ve sorun üretebiliriz böyle. Tüm bunlara yanıt aranmış mıdır ya da bu sorular gerçekten hiç sorulmuş mudur?

 

F.Kafalı- Şu kadar araçla ne kadar CO2 salınımı olur, mesela.

 

M.Kadıoğlu- Hayır yani, CO2 salınımını da geçtim. Bir yerden bir yere gidebilmek için mevcut yollar bu araç sirkülasyonunu nasıl kaldırır? Bunları düşünmek gerekiyor. Şimdi yol aynı yol, kanalizasyonu, altyapısı aynı, elektrik hattı aynı, her şey aynı, ancak koca koca binaları dikiveriyorlar. Başbakanın geçmişte söylediği bir şey vardı, “şehre (İstanbul’a) vize uygulanmalı” mealinde. Ben bu vize uygulamasının destekçisiyim. Kim yapıyorsa, bunu kim uygulayacaksa yapsın bir an önce. Bu işler yapılırken bir şehir plancısıyla görüşeyim, bir meteoroloğun fikrini alayım, bir takım çalışması yapayım gibi bir hassasiyetimiz yok. İnterdisipliner bir anlayışımız yok. Herkes her şeyi en iyi derecede biliyormuş gibi yapıyor.

 

F.Gündoğan- Daha ulaşım planlamasını katamadık şehir planlamasının içerisine. İklimi de bekliyoruz inşallah.

 

.M.Kadıoğlu- Kim katacak onu? İklim değişiklikleri ile ilgili bütün dünyada şehirler çalışıyor. İklim değişikliği dendiğinde bizde nedense şöyle bir klişe oluşuyor: Kutuplarda bir ayı yüzmek için üstüne çıkacak bir buz parçası arıyor, bulamıyor, aa iklim değişmiş! İklim değişikliği bu değildir. İklim değişikliği baktığımız zaman bizde Türkiye’de de büyük sıkıntı yaratıyor. Özellikle kene, sivrisinek ve hastalıkların artışı bu iklim değişiklikleri yüzünden. Dev kabuk böcekleri var, ormanları yiyor. Ağaçları ayakta kurutuyor. Biz, orman yangını diyoruz ona. Yani nereye bakarsanız iklim değişiklikleri ile ilgili bir işarete rastlarsınız. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni sıtma bölgesi olarak yansıtıyor. Sıtma tropikal bir hastalıktır. Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi tropikal hastalıklarla boğuşan bir yer hâline gelmiş. Anadolu’da bir çok göl kurudu. Yer altı sularını hunharca kullanıyoruz. Hesapsız, kitapsız en son kullanılması gereken şey, sulardır. Orman yangınların sayısında büyük artış var. Bir yandan bakıyorsunuz şehirler büyüdükçe su ihtiyacını karşılamak için batıda Bulgaristan sınırına dayanmışız. Doğuda Melen’deyiz, oradan da yavaş yavaş Ermenistan sınırına kadar boruları döşeyeceğiz. İleride iklim değiştiği zaman kuraklık bölgesel yaşanacak. Eskiden İstanbul’da kuraklık varken Melen’de, Düzce’de, Trakya’da yoktu. Şimdi kuraklık olduğu zaman bütün bölge kuraklığı yaşıyor. Melen’de, Trakya’da yaşayan insanın da suya ihtiyacı var, İstanbul’da yaşayanın da. İstanbul’da su ihtiyacı var diyerek siz başkalarının suyunu aldığınız zaman oradaki insanlar ne yapacak? Onlar da mı İstanbul’a gelecek? Bu ileride şehirlerarası su problemini oluşturacak. Biz hep Türkiye’de uluslararası su problemini konuşuyoruz. Fırat ve Dicle’nin su paylaşımını… Ki onu da ezbere yapmışlar, iklime de bağlamamışlar. Meksika ile ABD, Colorado Nehri’ni paylaşıyorlar. ABD antlaşma yapmış, normal iklim şartlarında bu kadar kurak geçerse %10 az, yağışlı olursa %10 fazla diye. Kurak bir zamanda suyu nereden verecek? Veya fazla su geldiğinde onu nerede tutacak? Tutamaz ki. Türkiye’de meteorolojik okuryazarlığı çok düşük. Meteoroloji Mühendisliği de bilinmiyor. Hava durumu gibi sanılıyor, 3 derece 5 derece hava sıcaklığını bildirmesi kâfi geliyor. Bunun mühendislik tarafı, yani hesabı kitabı yok. Adam, mesela su borusu döşeyecek, toprağın don seviyesini bilmiyor, ezbere yapıyor. Eğer donar çatlarsa bir yerde bir dahaki sefer onu biraz daha aşağıya kazıyor. Karadeniz’e bir otoyol yaptılar, kıyıya dalga geldi mi taşı alıyor denizden karaya atıyor yola. Yola levha koymuşlar, “Dikkat denizden taş gelebilir!” diye.

 

Su seviyesi yükseldiği zaman bir birim, bazen de kıyılarda su çekiliyor, millet deprem olacak diye konuşuyor. Diyelim ki çok kuvvetli poyraz estiği zaman Marmara’nın kuzey kıyısından sular güneye doğru itilir rüzgâr tarafından. Şimdi burada 5 cm su yüksekliği azalsa 5 m kıyı açığa çıkıyor. Buna biz Brun kuralı diyoruz. Yani biz, şimdi diyoruz ya iklim değişiyor 60 cm su yükseliyor, adam diyor, “Hocam ya boşver, 60 cm’den bir şey olmaz. 60 cm benim dizime geliyor.” Bu kadar yükselse ne olur, diye düşünüyor. Aslında o 60 cm değil, 60 m kıyının yok olması anlamına geliyor. Şimdi diyorsun ki adama, “Hava sıcaklığı 2 derece artacak.” O da aslında ortalama 2 derecedir. Hava sıcaklığı 2 derece arttığı zaman 35 derece ve üstündeki sıcaklıkların 3-5 kat daha artması anlamına geliyor. Uç değerlerde artış olacak demektir. Şimdi ortalamadan bahsettiğimiz zaman insanlar onu küçümsüyor, önemsemiyor yani, ufak rakamlar bunlar diyor. Almanya’da MünihRE var, sigortacı. İstatistiklere bakmışlar, 1960 ile 2000’li yılları karşılaştırmışlar. 2000’li yıllardaki meteorolojik afet sayısı 1960’lı yıllara göre 3 kat daha fazla. Ekonomik kayıplar 9 kat, sigorta kayıpları 15 kat daha fazla. Şimdi bütün sigortacılar, yandım anam, diyor iklim değişikliğinden dolayı.

 

F.Gündoğan- Hocam şunu söyleyebilir miyiz somut olarak iklim değişikliği milyonlarca yıldır devam eden bir şeydir. Şehrin ya da sanayileşmenin bunda somut bir etkisi olduğundan bahsedebilir miyiz?

 

M.Kadıoğlu- Bazıları diyor: “Hocam iklim değişikliği hep vardı.” Doğru, jeolojik evrelerden, Dünya var olduğundan beri iklim değişikliği hep var. İklim değişken bir şeydir, hava da havai bir şeydir. Ortalaması sabit filan değil, değişkendir. Şimdi baktığımız zaman eskiden iklim değişikliğine, güneşteki etkinlikler, patlamalar, Dünya’nın astronomik hareketleri, Dünya’nın ekseninin 23 derece eğikliği, kışla yazın yer değiştirmesi, Dünya’nın yörüngesi filan bunlar doğal iklim değişikliğidir. Bir de volkan patlamaları… 1816’da Tambora volkanı patladığı zaman Dünya’ya 1816 yılında hiç yaz gelmedi. O yıl yazsız bir yıldı. Depreme neden olan tektonik plakalar, onların hareketleri vs iklim değişmesine sebep oluyor. İklim değişikliğine sebep olan dört büyük sebep vardır. Bu dört nedenden dolayı Dünya’nın iklimi yaklaşık 150.000 yılda 1 derece ısınıp 1 derece soğuyormuş. 1850’den 2000 yılına kadar, yani 150 yılda 1 derece ısındı Dünya. Aradaki fark 1000 kat… Zaten biz buna iklim değişikliği demiyoruz. Teknik olarak buna, ani iklim değişikliği diyoruz. Şu an bizim yaşadığımız, ani iklim değişikliğidir. Çok hızlı olduğu zaman buna hayvanlar, bitkiler ayak uyduramıyor. Ekosistem çöküyor. 150.000 yılda olanın 1000 kat daha hızlı bir şekilde 150 yılda olmasına canlılar doğal olarak ayak uyduramıyor. Bakıyorsunuz kuş türleri yok oluyor. Kanarya, bülbül, kırlangıç gibi narin ötücü kuşların nesilleri tükeniyor. Hava kirleniyor, zehirleniyor. Eskiden madenciler, elektronik aletler yokken madene inerken kafeste kuş ile inerlerdi. Oksijenin varlığını tespit etmek için kafesteki kuşa bakarlardı. Bülbüller yok oluyor, kitlesel olarak ölüyor. Ortada kalan iki tane kuş var. Çöp kuşları: karga ve martı. O yüzden bundan sonra Fenerbahçeliler kanarya yerine sarı karga veya sarı martı gibi semboller oluşturmak zorunda…

 

F.Kafalı- Bu planla ilgili olan kısmı biraz hızlı geçtik; ama bu plan notlarında iklimle ilgili kısımların olmasının öneminden bahsedebilir misiniz? Ya da nasıl böyle bir kültür oluşturmamız gerekiyor.

 

M.Kadıoğlu- ABD’de “Ulusal Sigorta ile Sel Yataklarının Yönetimi“ diye bir ders aldım. Sel yataklarını Amerikalılar nasıl yönetiyor? Bizde Üsküdar sahile inin, su basman seviyesi nedir plan notlarında? Subasman seviyesi, bordür taşından 60 cm yukarıdıır. Çık Bağlarbaşı’na, tepeye, subasman seviyesi yine bordür taşından 60 cm yukarıdır. Subasman seviyesinin olması gereken seviye ile ilgisi yok yani. Türkiye’de subasman seviyesini tekrar tanımlasak ve işler hâle getirsek büyük hizmet yapmış oluruz. Peki, subasman seviyesini Amerikalılar nasıl belirliyor? Yüz yıllık yağışa bakıyorlar. Yüz yıllık uç yağışa göre ne kadar su yükselebilir, onu ölçüyorlar. Subasman seviyesini yerine göre değiştiriyorlar. Ben şimdi bir yerde ev yapacağım zaman bana plan notunda demesi lazım burada seviye 120 cm, başka bir yerde Bağlarbaşı’nda, demesi lazım ki burası yüksek, burada 20 cm gibi.

 

F.Kafalı- O zaman oradan devam edelim. Yazılarınızda Atina Antlaşması’nda geçen ısı adalarından, güneş ve rüzgâr hakkından bahsediyorsunuz. Ki bu sadece sizin söylediğiniz bir şey değil, bunu yıllardır Tugut Cansever de söyledi. Aynı zamanda ilahiyatçıların da söylemesi gereken bir şey bu. Bu işin teknik altyapısında olan insanların da bilmesi gereken bir durum...

 

M.Kadıoğlu- İşin tekniğindeki insanların bilip bilmediğini bilmiyorum. Eskiden Osmanlı’da vardı, evet. Hiçbir ev diğer evin güneşini ve rüzgârını kesemez. O yüzden diyorum, medeniyet gerilemesi var diye. Atina Antlaşması iptal oldu, tekrar geliyor. İnsanların güneşten, rüzgârdan faydalanma hakkını tesis etmeye çalışan bir düşünce. Türkiye’de böyle bir hakkın peşinde olan da koşan da yok. Herkes, ne hakkı, kat irtifa hakkı, imar artırım hakkı derdinde, yani başka haklar peşindeler. ABD’ye bakıyorum, New York gökdelenlerinde aile yaşamı yok. Gökdelenler ofis, iş yeri bekârlar için stüdyo daire olarak kullanılıyor. O gökdelenlerde çalışanların iki katlı, bahçeli evleri var hepsinin. Taklit ediyoruz; ama kötü şeyleri. Bir de bakın, gökdelenlerin altında alışveriş merkezi olmaz, büyük bir yangında onların hepsi yanar. O da yasaktır normalde. Bizde bu yönetmelikler de yok. Müteahhitlerimiz bir gökdelen, rezidans yapıyor altını da AVM yapıyor. Bunlar beraberinde çok büyük sakıncaları getiriyor. Riski büyük ki böyle bir anlayış dünyada yok. Gökdelenin 20. katında çocuk yetiştirdiğinizi bir düşünün. Geçenlerde gazete yazısı için Karadeniz’e gittim yaklaşık benim yaşlarımda bir muhabir arkadaşla, adam ağaçtaki fındığı tanımıyor. Ondan sonra da fındık hakkında yazı yazabiliyor, yani görüş bildiriyor.  Doğadan, topraktan kopmuşuz. Dünyayı tanımayan; domatesin, patatesin fabrikadan çıktığını sanan insanlar var ve böyle bir nesil yetişiyor.

 

F.Gündoğan- Sanki Batılı ülkeler bizden daha fazla doğayla iç içeler. Her ne kadar medeniyeti şehir üzerinden ifade etsek de.

 

M.Kadıoğlu- Ben ABD’de okurken bizim evin etrafında ağaçlar ve sincaplar hep vardı. Yaşadığım yer şehirdi aynı zamanda. Burada sokakta kedi köpek var. Başka da hayvan yok. Şehirlerde parça parça parklar yapılıyor, ancak, bunların arasında bir koridor yok hayvanlar birinden öbürüne gidip gelemiyor. Dünyadaki trendlerden biri de bu parklar arasında ki bağlantıyı kurmaktır. Bizde bunu düşünen de yok. Herkes diken üzerinde, “Acaba parkım ne zaman gidecek?” diye.

 

F.Gündoğan- Hocam şu an havalimanının raporunu hazırlıyorsunuz. Benzer bir durum kanal İstanbul için de geçerli. Kanal İstanbul'un iklime bir etkisinin olacağını düşünüyor musunuz?

 

M.Kadıoğlu- Kanal İstanbul ile ilgili vatandaşlar olarak fazla bir şey bilmiyoruz. Bilinebilen nedenlerden biri Montrö Anltlaşması. Boğaz’da gemiler bekliyor bir sürü. Para da alamıyorsunuz onlardan. Ayrıca onların da kaybı var. Yine de razılar.

 

F.Kafalı- Risk faktörü?

 

M.Kadıoğlu- Risk faktörünü aslında yeni kanala taşıyoruz. Kuzeyde bir şehir yapılacak. Ben onu da anlamıyorum ya gerçi. İstanbul boğazındaki trafik yerleşim yerlerine risk oluşturuyor deniliyor. Gerçekten doğru, bugün Beşiktaş önünde LPG tankeri ile petrol tankeri çarpışsa 1 milyon insan ölür. O kadar büyük problem… Depremden de daha büyük problem… Ben, Kanal İstanbul'a karşı değilim. Ama bunu yapmak için dünyada yapılan bütün kanallara bakmak lazım. Ne tür etkileri oluşuyor? Ne zararları var? Kanalı yaparken bu gibi soruların cevaplarını dikkate alsak zararı en aza indirebilir miyiz, şeklinde bir anlayışın olması lazım. O anlayışı göremiyorum ben. Onun için üzülüyor ve eleştiriyorum. 

 

F.Gündoğan- Karadeniz ile Marmara denizini birleştirmek olumsuz etkiler getirir mi? 

 

M.Kadıoğlu- Birisi diyor ki deniz boşalır filan. Ben araştırdım, dünyada 100'den fazla kanal yapılmış. Çoğu 1800'lü yıllarda yapılmış. Bunlar da farklı okyanusları farklı denizleri birbirine bağlıyorlar. 

 

F.Kafalı- Panama ile Süveyş gibi…

 

M.Kadıoğlu- Evet. Hiçbir deniz diğerine boşalmış diye bir şey yok. Hepsinde su farkı var yani sonuçta. Aralarında loglar yapılmış, dalgayı engellemek için. Bu tür yerde en büyük problem, buradan geçen gemilerin egzozlarından çıkan dumanlar. Gemi tam stop etmiyor, motor çalışıyor. Bir araştırma yapmışlar, gemilerden çıkan egzozlar yüzünden kanal çevresinde lösemide artış olduğu gözlenmiş. Çünkü gemiler fosil yakıtları kullanıyor ve hava kirliliği oluşturuyorlar. Bu ciddi bir problem tabii. Bir de kanalın içi yosunlanıyor. Bu yosunların zaman içerisinde temizlenmesi gerekiyor. Yosunlar yüzünden denizdeki bulanıklık ve asılı madde sayısı artıyor. Bu da deniz canlılarının ölmesine sebebiyet veriyor. İşte böyle bazı çevresel problemler var. 

 

.F.Kafalı- Kanal Projesinin geçeceği söylenen güzergahlar su havzalarının da bulunduğu yerler. Bu proje havzalara zarar verir mi? Bunu ölçebilir miyiz? Bunun hesabı yapılabilir mi?

 

M.Kadıoğlu- Yapılır. Yeraltı suyu konusunda uzmanlar var Türkiye'de. Bu kanal yapıldığı zaman, diyelim ki bütün tedbirler alındı. Köprüler yapılacak. Boğaz köprüsünü geçemiyoruz. İstanbul'un batı ile olan ilişkisine de büyük bir darbe vurulacak.

 

F.Kafalı- Başbakanımız, Kanal Projesi’nden bahsederken yeni bir şehir projesinden de bahsetmişti. Kanal Projesi yeni bir şehre yol açacak ve bu eski şehrin yenisine taşınması şeklinde olmayacak. Bir milyon insanın yerleşmesinin planlandığı bir şehir başlı başına bir problem teşkil etmeyecek mi?

 

M.Kadıoğlu- Bir bakıyorsunuz İstanbul'a vize ile insanların alınmasından bahsediliyor, bir bakıyorsunuz bir milyon kişinin yaşayacağı yeni bir şehirden. Ben anlamış değilim. Bütün Türkiye'nin İstanbul'a mı yerleşmesi lazım. Bu olacak bir şey değil. Bütün yumurtaları bir sepete mi koymamız gerekiyor? Düşünün, İstanbul'da bir deprem olduğu zaman Türkiye'nin altından kalkamayacağı bir yıkım yaşanacak. Yani bu kadar yoğun, bu kadar büyük bir nüfusu bir araya getirmenin ne anlamı var? Yol aynı, toprak aynı, su aynı, hava aynı… Kentsel dönüşüm için de diyorlar ki “Kentsel Dönüşüm yapacağız; ama kat karşılığı.” O zaman nasıl olacak? Her yerde kat karşılığı verildiğinde kim alacak bunları? Bir de bu kadar insan silosu yapılarda yaşamanın ne anlamı var. Yollar ne olacak, su kime yetecek, kanalizasyonu ne olacak, atıklar nereye atılacak? Şimdi bile bir yerden bir yere gitmek mümkün değil. Her geçen gün İstanbul yaşanacak bir şehir olmaktan çıkıyor.

 

F.Gündoğan- Yavaş yavaş afete gelecek olursak 1999 yılından bu tarafa ne kadar hazırlandık. Önümüzde kaç senemiz daha var?

 

M.Kadıoğlu- Bu hızla gidersek 50 yılda hazırlanamayız. Çok şey yapılıyor aslında; ama bir ulusal seferberlik yok. Genel bir katılımcılıkla yapılan bir iş yok. Yapılan şeyler bir bütünün parçası değil. Kentsel Dönüşüm dedikleri şey aslında bina yenilemeden başka bir şey değil. Kentsel bir dönüşüm yok. Binayı yenilerken de sadece deprem odaklı düşünülüyor. Mesela dere yatağında eski bir bina var, yıkıyor aynı yere yeni bir bina dikiyor, Samsun'da TOKİ'nin yaptığı gibi. Seli düşünmüyor subasman seviyesini yükseltmiyor. Bina yenilemedeki mantıkta emsal artırımı, o da şehri yaşanmaz hâle getiriyor. 

 

F.Gündoğan- Afet konusunda hukuki altyapıyı tamamlandık mı en azından?

 

M.Kadıoğlu- Çok büyük sıkıntılar var. Afet Hukuku yok, Türkiye'de gelişmemiş.

 

F.Gündoğan- AFAD'ın kurulması ile birlikte…

 

M.Kadıoğlu- AFAD'ın kendisi bir afet. Türkiye'de her şey ezbere yapılıyor. Bir iki mülki idareci oturuyor, istişare yapmadan çadır yönetmiş birini buluyorlar. O da afet uzmanı oluyor, dünyadan bihaber bir şeyler yapıyorlar. 

 

F.Kafalı- Afet deyince de deprem anlaşılıyor.

 

M.Kadıoğlu- Doğru. Afet deyince deprem anlaşılıyor. Afet yönetimi deyince de müdahale anlaşılıyor. Böyle bir çıkmazdayız maalesef. Bizde risk yönetimi yok.  AFAD kurumunda çok sayıda uzman var ama afet yönetimi konusunda herhangi bir eğitimleri yok. Ziraatçı, jeolog, inşaat mühendisi bir araya gelmiş, herkes kendi penceresinden bakıyor olaya.

 

F.Gündoğan- Peki bizim görmediğimiz, bilmediğimiz arka planda bir çalışmaları yok mudur?

 

M.Kadıoğlu- Üç buçuk ay AFAD başkanına danışmanlık yaptım. AKOM'da da 5 sene çalıştım. Bilimsel olarak bakılmıyor olaya. Afet Bilimi diye bir şey yok Türkiye'de. Afet kanunu da çok eksik ve yanlış maalesef. Bürokratlara, kanun yap dediğinizde oturuyorlar eski birkaç kanunu toplayıp onları harmanlıyorlar ve yeni kanun yapıyorlar. Oraya yeni bir şey giremiyor. Nereden mi biliyorum? Bir kere gittim yanlarına. Eski kanunları alıp yeni bir cümle kurarak yeni diye sunuyorlar. Kavramlar yok. Bakın, diyorum, afet yönetiminin en önemli ayaklarından birisi lojistikdir. Lojistiğin “L” si yok kanunda. Sonra tuttular bir yere koydular. Kanunun adı da “Acil Durum Yönetimi” diye çıkacaktı, biz çok ısrar ettik “Afet ve Acil Durum Yönetimi” oldu. Diyorum, sizin acil durumla işiniz yok. Acil durum, yerel imkânlarla baş edilebilen olaylardır. Yangın çıkıyor itfaiye gidip söndürüyor, bunun seninle ne ilgisi var? Afet senin işin; çünkü afet, yerel imkânlarla baş edilemeyen senin yardım etmen koordine etmen gereken bir olaydır. Ama en büyük problem, gidin bakın, 5902 sayılı kanundur. Buradaki afet tanımı, acil durum tanımı, hepsi saçma sapan. Bir “ISTR” var dünyada, imza attığımız belgeler var. Hiç birine uygun değil bu kanun. “HYOGO Çerçeve Eylem Planı” var, çoğunun bu plandan haberi bile yok. Van depreminden sonra afet kanununda değişiklik oldu. Önemli bir tane değişiklik yapıldı. Peki, acaba nedir o değişiklik? Şöyle: AFAD başkanı, yardımcısı ve daire başkanlarının afetle ilgili tecrübesi aranmayacaktır. Hayırlı uğurlu olsun!

 

F.Kafalı- Siz bu konuda bir girişimde bulundunuz mu?

 

M.Kadıoğlu- Ne girişimi?

 

F.Kafalı- Olması gerekenleri bir rapor hazırlayıp gönderdiniz mi?

 

M.Kadıoğlu- AFAD başkanı ilk geldiğinde, “Hocam, ne yapabiliriz?” diye sordu. Ben dedim ki “Öncelikle bir ulusal müdahale planı lazım.” Bakanlıkların hiç bir görevi yok afette. Sadece yerel belediyeler görevli, onların da bir kaynağı yok. “Ulusal Müdahale Planı” gerekiyor afette. “Ulusal İyileştirme Planı” lazım afetlere ilişkin. Çünkü bir afet oluyor, sonra bakan helikoptere biniyor nereye bina yapılacak ona bakıyor. Tokyo, İstanbul gibi deprem bekliyor. Deprem sonrası şehri yeniden nasıl inşa edeceğini planlamış durumda. Diyor ki “Bu bölgenin zaten trafiği çok yoğun, burayı açacağız. Yeşil alanı az, deprem sonrası yeşil alan miktarını arttıracağız.” diye planını yapmış durumda. İstanbul'da var mı yeniden inşa planı? Yok. Ulusal Müdahale Planı yok. Risk Azaltma Planı da yok. Sadece depremi bekliyoruz. İstanbul'da 10.000 bina yıkılacak, işte 200 kişilik bir arama kurtarma ekibi kurulmuş. 10.000 binanın başına ikişer kişi koysan dünyada bulamazsın 20.000 arama kurtarma ekibini. İstanbul'daki afete hazırlık yapılamaz teknik olarak. İstanbul'daki afete hazır olabilmek için 10.000 yıkılacak binayı 100'e indirmek gerekiyor. Bu da riski azaltmadır. Kentsel Yenileme önemli bir adım bunun için; ama bu yetmez, daha da fazlası lazım. Bir de şöyle bir şey var, Sivil Savunma tatbikat yapıyor.  Düz duvardan adam tırmandırıyor. Helikopterden adam indiriyor, millet alkışlıyor filan. Böyle bir şey yok. Afetlerde hiçbir zaman lazım olmayan şeyler bunlar. Sordum, “Van'da helikopterden adam indirdiniz mi?” Cevap, “Hayır!” Adam tırmandı mı? Yok. Bunların hepsi güven tatbikatları, şova yönelik yani. Hastane yapılıyor, tamam 10 şiddetindeki depreme dayanıklı da içindeki elektronik aletlerin hepsi neden leylek gibi havada, neden sabitlenmemiş? Bir deprem anında hepsi kırılıp bozulduğu zaman bina ne işe yarayacak? Van'daki eğitim hastanesi bir hafta kullanılamadı sırf asma tavanlar çöktü diye. Bizim problemimiz olaya bütünleşik bakamayışımızdan. İstişare yok, bir bilene soran da yok, araştıran da yok. Alelacele el yordamıyla bir şeyler yapıyoruz, yaptıklarımız az da değil; ama biri bir yerde bir motor yapıyor, diğeri başka bir yerde lastik yapıyor, öbürü kaporta yapıyor, bunları topla bir yerde bu araba çalışır mı? Böyle acayip bir memlekette yaşıyoruz. Ne yapılması gerek? Bana kalırsa derhâl bir sistem kurulması lazım. Bunun parçalarını dağıtmak lazım; ama standartlarını, hedeflerini koyacaksın ve uluslararası olacak. Sadece Türkiye'deki afetlerle deneme yanılma yöntemleri ile öğrenemeyiz biz bunu. Dünyanın tecrübelerinden yararlanmak ve literatürü takip etmek lazım. Mesela ülkemizde yapılan gökdelenlerin yangın yönetmeliği yok. Japonya'da itfaiyenin yangın helikopterleri var, Türkiye'de bu da yok. Ayrıca bizde bir tatbikat alışkanlığı da yok. Yangın, deprem, ilk yardım tatbikatı gibi tatbikatlar... Tatbikat yapıldığında da anons ediyorlar, “Dikkat, dikkat! Bu bir tatbikattır!” diye. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz işinizin başından ayrılmayınız. 

 

F.Gündoğan- Biz de size verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür diliyor, röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için de ayrıca teşekkür ediyoruz.



Yorum Yazın
(Lütfen karakterleri girin.)
Yorumlar